Son yazı 16 Haziran 2010 saat 02:14 de eklendi...
Suyun sesi hep aynıydı.
"Hayatta su sesi dışında değişmeyen başka bir şey
var mıdır?" diye düşündü.
Sorunun cevabı birden irkilmesine sebep oldu, değişen sadece kendisiydi.
Ne yaprakların rüzgârla hışırdamaları, ne kedinin
miyavlaması ve ne de yağmurun kuru toprağa ilk vuruşundaki tıpırtı sesi…
Doğal olan her şey ilk andan bu yana hep aynıydı ve
en ufak bir değişiklik söz konusu değilken kendisi nasıl bu kadar
değişebilmişti.
Kafası karışıktı yoksa aslında kendisi de mi değişmemişti?
Öyleyse bu farklı hissediş ve düşünme anında
kaşlarını kaldırması sebebiyle zaman içinde alnında oluşan kırışıklıklar
nedendi?
Değişimi dışarıdan açıkça görülse de tüm
giydiklerini bir kenara çıkarttığında hiç ama hiç değişmediğini fark
etti.
25 sene öncesi canlandı gözünde ve o sözü 25 sene
sonra da hiç değiştirmeden yine veriyordu sürekli...
Doğal olan kendisi aynı olmasına karşılık
doğallığına giydikleri değişmişti.
Doğallığına farklı tat ve hissetmenin ötekilerini
giydirmişti.
Neden diye düşünecekti ama bunların kendi seçimleri
gibi görünse bile aslında mevsim değişimlerinde dolabındaki giysilerle
sandıktaki giysilerin yer değiştirmesinden hiçbir farkı olmadığını
hissetti.
Mevsim değişimiyle birlikte, kişilik sandığındakiler benlik
dolabındakilerin yerini almıştı.
O an burada bir iddia sezinledi...
"Az önce benliğinin kişilik kazandığını mı iddia
etmiş oluyordu?"
Bu noktaya gelip aşamadıkları için dağılan insanları
düşündü ve derin bir nefes alıp vurgun yemeden önce yüzeye çıktı.
Kişiliğini kaybetmesinden dolayı çıplak kalan
benliğinin arkadaşı Zafer’i nerelere sürüklediğini düşündü.
Üzerinde birkaç parça giysi varken pek çok insanla
kavga edebilen birisinin, giysilerini çıkardıklarında kendinden güçsüz
birine karşı koyamaması gibi bir şeydi bu.
İnsanın elli gram bile gelmeyen bir parça mayosu
suya düşünce yüzememe ve kıyıya çıkamaması gibi de bir şeydi bu…
- “ Orhan yemek hazır, bekliyoruz seni… ” Fedakâr
annesi sesleniyordu.
Hiçbir şey düşünmeden kendisinden kaçarcasına
yemeğe geçmeyi denedi ama nafile bir çabaydı.
Bir keresinde damlatan bir musluğun ağzına
parmağını koyarak sızıntıyı kesmeyi denemişti, ama bir dakika bile sürmeden
suyu tutamaz olmuştu.
Kaldı ki onun düşünmeleri damlatma boyutunu çoktan
aşmıştı ve tutulması da imkânsızdı...
- “ Anne siz başlayın iki dakika sonra geliyorum. “
deyiverdi…
Gayet sıradan ama üstüne gelinmemesi gerektiğini ve
de yine derinlerde olduğunu hemencecik anlatıveren bir cümleydi bu.
Fedakârlık olayıyla ilgili bilgi gelecekti
kendinden kendisine ve onu almadan gidemezdi.
Bir konuda kendisiyle ya da bir başkasıyla
konuşurken konu asla önceden çalışılmamış olsa da insanın o konu
hakkında nasıl olup da konuşabildiğini düşündü.
Konuşurken, cümleleri peş peşe sıralarken ve de o
konuşulanı o an aklında da kurmadığı halde nasıl olup da konuşabildiğine
hep hayret ederdi zaten.
"Nereden geliyordu o cümleler de dilinden
dökülüveriyordu?"
Evet, yine bunun da açıklanamamasına karşılık
herkesin konuşması üzerinde bir hâkimiyeti vardı.
Ama bu o anda mermi hızıyla yapılan ve anında
oluşan bir süzgeçten ibaretti.
15 dakikada iki cümle ağzından kerpetenle alınan
eski bir siyasetçiyi hatırlayarak tebessüm etti.
Ve fedakârlık konusunda kimseye bir şey anlatmıyor
olsa da iç benlikten dış benliğe bu konu şu an aktarılacak ve dış benlik
bu konuda da giydirilecekti.
Babası Kâmil Bey emsallerine nazaran mükemmel bir
insandı.
Annesi ile babası orta muayyen yaşı geçeli çok
olmasına rağmen, ikisinin birbirlerine sessiz sözsüz ama pek çok şey
anlatan muhteşem bakışlar attıklarına çok kez şahit olmuştu.
Annesi çok sıkıntılı günler geçirmesine rağmen bu
sıkıntıların içinden geçerken asla yaşamamıştı onları.
Olaylara takdir diyerek boyun eğen ve rutinine
devam eden bir yapısı vardı onun.
"Zaten sahiplenmediğiniz bir şey nasıl sizin olur
ki?"
"Sıkıntıyı ne yaratan sizsiniz ne de ona talip olan sizsiniz, bu
durumda size ait olmadığı halde size verilecek bir kimlik elbisesinin
provasından ibaret olan bir şeyi sahiplenmek ne denli doğrudur?" diye
düşündü.
Annesinin fedakârlığı "kendisini merkeze koymaması"
gibi çok basit ama müthiş işleyen bir mekanizmadan ibaretti.
Asla bir güne bir gün sinemada şu film oynuyor
gidelim lafını ondan duymamış olmasına rağmen, bizlerden biri bunu
söylediğinde onun zevkine boyanıp aniden neşeleniverirdi.
Sanki uzun süreden beri arzuladığı bir şeyi elde
etmişçesine bir sevinç duyar ve sizin beklide sıradan bir isteğinizi bir
şölene, bir ziyafete çevirirdi.
İnsanda enteresan bir pozitif elektrik ve mutluluk
oluşmasının temelini mimar Sinan’ı bile imrendirecek ustalıkla anında
atıverirdi.
Bu kadının içine kendini ve sevgisini de katarak
hazırladığı yemeğe asla saygısızlık yapılmamalı diyerek bir çırpıda eve
giriverdi.
Eve girerkenki bu pozitif haz onda pek çok hormonun
harekete geçmesine sebep olduğu için herhalde, birden mutlu oluvermişti.
Demek ki az önceki düşünce fırtınası bilmediği bir
sebepten dolayı kendisine verilen bir hediyeydi herhalde...
- “ Oğlum çorbanı gene soğuttun nerdesin? “ Dedi
annesi.
- “ Anne belki de sıcak içemiyorum ne bileyim bir
şekilde az soğuması gerekli demek ki “ diyerek onu tekrar ısıtmayla
yormamanın mutluluğuna uzandı.
Bazen sebepsiz de olsa mutluluk o denli
yoğun oluyordu ki onu ufak şeyler dağıtamıyordu.
Hiçbir şey konuşulmadığı halde babası da
neşelenivermişti.
Mutluluk da sıkıntı gibi insandan insana geçiyor
galiba diye düşündü.
Babası neşelendiğinde yemek yerken hafiften ağzını
şapırdatarak yerdi yemeğini.
İnsanı kendine getirmek diye bir şey varsa, yaşantısı
insanın gerçek kimliği değildi demek ki...
Ve çalan telefon da Orhan’ı o
tebessümlü halinden alıp kendine getiriverdi bir anda.
Kalkmak üzereyken babası “annen bakar siz
yemeğinizi yiyin” dedi.
Annesinin cümleyi düşünmeden ve söylenileni dinlemek
noktasında da yaşamadan o bakacakmış zatencesine kalkışını seyretti. Yine
aynı yapıyla ortaya konanı kendi arzusuymuş gibi sahiplenerek mutlu bir
telâşla telefona gidişine baktı. Bu yapı da galiba bir tür hediyeydi.
Çünkü çalışarak sonradan kazanılacak bir şey değildi.
- “ Semralar arıyor ” dedi annesi nezaketle ahizeyi
kapatarak.
- “ Size sonunda küseceğiz hep biz size geliyoruz.
Bizim de evimiz var ve misafir ağırlamak istiyoruz. Börek yaptım çayla
yeriz çıkın gelin “ diyor dedi.
Semra halam aralarında çok yaş farkı olmasa da
babamdan küçüktü ve babamı gerçekten çok severdi.
Eşi Murat eniştem ise halamın ağzına bakar, sanki
her konuşması öncesinde ondan izin isteyen bir yapıya sahip emekli
öğretmendi.
Çok hoş ve kişilik sahibiydi ama sebebini
bilmediğimiz bir havada halamdan daima çekinirdi.
Meslek hayatı boyunca haksızlıklara susamaması
sebebiyle onbir farklı şehir gezerek emekli olmasına bağlardım ben bunu.
Dile kolay söylemesi tabi. Bu gezginlik birikim
yapmalarını hep engellemiş, her kendilerini toparlayışlarında yeni bir
şehre göç ne var ne yoksa silip süpürmüştü.
Allah’tan babamın babasının babası, neyim olur
büyük dedem diyeyim, ondan zamanında kalan bir şeyler vardı da
emekliliklerinde Ankara’da kendi evlerinde oturuyorlardı en azından...
- “ Murat bayıltır gene bizi bu akşam, gündemde o
kadar devlet ve hükümet meselesi var ki her birinde gördüğü her haksız
durumu deşer de deşer bu akşam Perihan” dedi babam anneme.
- “ Aman sen de çok dinlersin ya zaten “ dedi annem
ve ekledi “ Semra telefonda bekliyor.”
Bu gidilmesi gerektiğini ve konu üzerinde çok
konuşmanın insanı sadece yoracağının bir ifadesiydi.
Babam yine de annemden bir söz kopartmak adına acil
bir hamleyle “ çok oturmam ama bak “ dedi.
Bunlar artık rutin konuşmalardı.
Annem babamın yine konuları çekip çevirip eniştemi
gıcık edecek bir noktaya getireceğini ve bundan aldığı keyifle annemin
hadi hadi demesiyle ancak kalkılacağını biliyordu.
Kim bilir eniştem belki de acı çekmekten
hoşlanıyordu ve zaman zaman bu acının çekilme zamanı depreştiğinde de
gıdalanması gerekiyordu.
Tabi ben istem dışı sırıttım bu rutin ama çok tatlı
durum karşısında.
Ama her ne kadar saf görünse de sadece kendi
istediği için her şeye boyun eğdiğini ve fedakârlığının açılımını
anlatırcasına “ Orhan hiç sırıtma sen de geliyorsun halan seni ve Eda’yı
da özellikle çağırıyor “ dedi annem.
Bu son sözü sonrasında dünya kupasında gol atmış
futbolcu edasıyla kimseler üstüne çullanmadan hazırlanmak üzere içeri
kaçtı.
Tek seferde hazırlanmazdı asla.
Şimdi çorabını giyip çıkacak ve herkesi bi ayağa
kaldırıp gidecekti.
Sonra eteğini değiştirip gelecek, kız kardeşim Eda
ile epeyce bi birbirlerine söylenerek onu istediği şekilde giydirerek
oraya götürme savaşı verecekti.
Sonra babamla onu giy bunu çıkar olayları
neticesinde hazırlıklarını tamamlayacaklardı.
Bana evde bu konularda pek karışılmazdı.
Kardeşim Eda üniversite son sınıf öğrencisiydi ve
kamu yönetimi okuyordu. Gerçekten de çok güzel ve bakımlı, bir o kadar
da akıllı ve de terbiyeli bir kızdı.
Ben ise okuduğum fen fakültesi ile hiçbir alâkası
olamayan büyük bir şirkette sadece emin olarak kabullenilmenin
nezaretinde her servise yönetici adına destek veren, yönetimin aklı dili
ve dudağıydım.
Ama asla kulağı olmadım.
Yani eminliğim iki taraflıydı.
Şirketimizin sahibi Uslu Beyin herkesin iyiliği ve
işlerin esenlikle yürümesi adına şirket içinde gezen ruhuydum adeta.
Semra halamın da biri benden 4 yaş büyük ve eşini
bir trafik kazasında kaybettikten sonra iki çocuğuyla anne evine dönen
kızı Şeyma, Diğeri kardeşim Eda ile yaşıt bir kızı olan Esra ve de ortaokula
giden oğulları Zeynel olmak üzere üç çocukları vardı.
Şeyma abla sürekli televizyon izler ve içlenirdi
hep.
Esra ise benim tıpa tıp kafa dengim olan biyoloji
son sınıfta okuyan ayın ondördü denen cinsten bir prenses, bir peri
kızıydı.
Semra halamın aramızı hayırla noktalamaya yönelik
pek çok gayretleri olmuş olsa da biz Esra ile o noktadan tamamen uzak,
kanka denilen cinsten tamamen süper bir kardeştik.
Zaten birbirine bu denli tıpatıp benzeyen iki
insanın evlenemeyeceklerini de gayet iyi biliyorduk.
Ufaklık Metin ise futbolla yatıp futbolla
kalktığından bize sadece selam verirdi.
Anne tarafımda Avustralya’da yaşayan Kemal dayım
dışında akrabam yoktu.
O da zaten 3–4 yılda bir bazı haklarını kaybetmemek
için memlekete gelir ve hemen de dönerdi.
Biz ise hiç gitmemiştik Avustralya ‘ya ve zaten
davet eden de olmamıştı.
Baba tarafımdan büyükbabam ve babaannem hayattaydı
ve memleketimiz Amasya ’da münzevi bir hayat sürüyorlardı.
Gitme olayının gerçekleşmesinin kaçınılmaz
olduğunun farkında olarak hiç birimiz de hır gür çıkartmadan hazırlanıp,
kapıya çıktık.
“ Ben arabayı ısıtayım siz üşümeyin iki dakika
oyalanıp çıkın “ dedim.
Şubat ayındaydık ve Ankara bu yıl pek soğuk olmasa
da akşam ayazları her daim meşhurdu. Birkaç dakika sonra bizimkiler de
geldi ve hareket etmek üzereyken ön cama birinin sert ve seri bir
şekilde vuruşlarıyla irkildim.
Ön yargısız ve dikkatle bakınca cama vuranın
şirketin müstahdemlerinden Hayri Efendi olduğunu fark ettim.
Refleksle camı açarak "hayırdır Hayri Efendi" dedim.
- “ Sorma beyim Uslu Bey ilaç fabrikasındaki
odasında vefat etmiş, sizin telefonunuz kapalıymış sanırım, beni buraya
yolladılar. Çok şükür siz hareket etmeden yetişmişim “ dedi.
İlk şoku
atatmamı takiben dilim çözüldü ve
“ ne diyorsun daha elli altı yaşında değil miydi o?
“ deyivermişim.
Evet, Uslu Bey gerçekten de adı gibi bir insandı.
Hiç çocukları olmamış, kendini işi ve ibadetine adamış, hayırsever ve de
eminim pek çok kişi tarafından hayırla yâd edilecek birisiydi.
İyi beslenememekten dolayı oluşan bir kemik
hastalığının ilacının mâliyetininin tamamını vakıf olarak kendisi
karşılayan ve sadece ambalaj maliyeti üzerinden piyasaya süren adam gibi
bir adamdı.
Bir televizyon programına çıkmış ve bu davranışı
karşısında ne elde ettiğini soran spikere çantasından çıkarttığı bir
tapu belgesi göstermişti.
Üzerinde adres kısmında cennette filanca numaralı
köşk yazıyordu.
Spikerin şaşkın bakışları arasında o tapuyu
yırtıvermiş ve ahanda o da çıktı gönlümüzden Allah isteyene versin o
köşkü bize onun rızası yeter demişti.
Evet, bu adamın öldüğü haber veriliyordu şu an
bana…
- “ Nasıl olmuş peki? “ deyiverdim.
- “ Bilmiyorum polisler inceliyorlar ve sizi
istediler. “ dedi.
Arabadaki herkes şoktaydı yeni fark ettim.
Konuşuyordum belki ama belli ki ben de şoktaydım.
Çok nadir gördüğüm dayımın yerine koyduğum ve
gerçekten de bir baba yakınlığı gördüğüm bir insanı bir daha
göremeyeceğimin de ötesinde polisiye ölümünden bahsediliyordu.
Hayri Efendiyi de arabaya alarak bizimkileri
eve dönüşün kendilerine ait olduğu noktasında uyardıktan sonra halamlara
bırakıp şirkete doğru yola devam ettim.
Fabrikaya vardığımda ambulans sayısından tek ölenin
Uslu Bey olmadığını hissettim.
Evet, Uslu Bey ile birlikte sekreteri ve de odacısı
da ambulanslarda ebedi oldukları anlaşılacak şekilde ceset torbalarında
sadece başları görünecek şekilde yatıyorlardı.
Güvenlik görevlisi de başı sarılı vaziyette
ambulansta oturuyordu.
Arabadan inince “ Orhan Bey bu mu? “ diye soran sese
döndüm yüzümü.
“ Evet “ dedi istenilen emaneti getirip teslim
edercesine Hayri Efendi.
- “ İyi akşamlar ben Baş komiser Selahattin “
diyerek elini uzatan kişiyle tokalaştık.
- “ Üzücü ve pek çok soru işareti olan bir olay var
önümüzde “ dedi Selahattin Baş komiser.
- “ Ön sorgulama sırasında avukat Emre Bey’i de
çağırttık ve dinledik, düşmanı yoktu dedi bize.
Uslu bey’in eşi Asuman Hanım da evinde iki
hizmetçisiyle birlikte ölü bulundu.
Ev alt üst edilmiş, belli ki bir şeyler aranmıştı “
dedi ve ekledi;
“ Avukat Bey olaya anlam veremediğini söyledi ve
bize vasiyetiyle henüz sizin bilginiz olmaksızın her nesi varsa size
bıraktığını belirtti. “ dedi.
- “ Size ne soracağımı da bilmiyorum ama sanırım
uzun süre birbirimizi göreceğiz “ dedi.
Kayısı ağacını sallarlar da gömleğinizin eteğine
patır patır düşen kayısıları toplamaya çalışırsınız ya, bu kadar üst
üste yeni bilgiyi toparlamak da benim için öyle bir şeydi ve her bir
tanenin ayrı önemi olduğundan ne onları yere düşürmeye ne de kendim
düşmeye imkânım vardı.
O gece yapacak pek bir şey yoktu.
Adli tıp içeri girilmesine zaten izin vermiyordu.
Cenazelerin bildirilebileceği bir yakını da yoktu...
Birden başına bir ağrı saplandı.
Bu onun zorlu günler öncesi evine gidip dinlenmesi
gerektiğine dair bir işaretti.
Telefon açıp ailesine durumu özetleyerek eve geçti.
Düşünemiyordu ve tıknaz bir ihtiyar gibi oturup
kalakalmıştı kapıdan girdiği yerde.
Derin bir nefes alarak doğruldu ve düşünmenin bile
imkânsız olduğu bir olayı sabaha bırakmanın en doğru hareket olduğu
düşüncesi ile yatağa girer girmez hayret edilecek bir şekilde hemen
uyuyuverdi.
Sabah daha önce fark etmediği yerlerden gelen ezan
sesleriyle uyandı.
Abdest alıp namazımı kılsam diye düşündü.
Kendine ait zamanlarda asla ibadetlerini aksatmazdı
ama sıkıntılı anlarında o Rabbine değil Rabbi ona yönelir o da O’ndan
aldığı güçle sıkıntılarının üstüne giderdi.
Böyle bir gönülden anlaşmaları vardı Rabbisiyle.
Yine öyle yaptı.
Yaradanı ile aralarında anlatılması ve anlatılsa da
dinleyenin algılayamayacağı türden sıkı bir bağ vardı.
Dini ritüelleri yaşantısının içine nakşetmişti ve
de böylece her zaman sabah el yüz yıkamalarının şekil itibariyle
literatür adı abdest oluveriyordu.
Bu şekilde olmaya gayret gösterirdi kendine ait
zamanlarında.
Bir tür motosiklete binerken giyilen koruyucu kask
gibiydi bu olay onun için.
Kendine ait olmayan zamanlarında değil sadece, öyle
değilken bile aynı korumanın devam ettiğini hissederdi.
Bu gün o zırhın her zamankinden daha sağlam olması
gerekiyordu sanki ve o da öyle bir ön duygu ile sağlam yıkadı elini
yüzünü.
İş yerine erken gitmenin de uygun olacağını
düşünerek kahvaltı seremonisinden vazgeçti. Yoldan poğaça falan alırım
diye düşündü.
Âdeti üzere önceden hazır pet şişe suyu ve
annesinin de alışıp kese kâğıdına ufaladığı ekmek kırıntılarını da
alarak dışarı çıktı.
Bahçe kenarında bulunan ağacın üst yanlarına inşa
ettiği kuş suluklarını doldurdu ve yemlik kısmına da ekmek kırıntılarını
koydu.
Şişede artan suyu da hemen duvar ile iç içe kalmış,
asfaltın basıncı ile kökleri dışarı pörtlemiş ağaca döktü.
Tüm bunları bir mecburiyetten değil, sadece sadaka
yerine geçtiğini bildiğinden yapıyordu. Yoksa bu zamanda keşke sadaka
verebilecek gerçek kişiler denk gelse de versek diye düşünür, denk
geldiğinde de sözünü yemez gücü nispetinde çaba sarf ederdi.
Ağacın suyunu verirken köklerini bir yetimin başını
okşarcasına şefkatle okşadı.
Bizim milletimizin de kökleri ile olan bağı
birtakım duvarlar ve bu asfaltın yapmış olduğu basınca benzer baskılarla
zayıflatılmamış mıydı?
Evet, aynen böyle diye düşündü. Kendisinin
yıllardır o ağacı kollaması gibi, Allah’ın da kökleri ile bağı
zayıflayan bu milleti o bağı yeniden tesis edene kadar kollamakta
olduğunu düşündü.
Bir kitapta okumuştu; Timur iki sene Bursa’da
kaldıktan sonra bir Cuma hutbesi sonrası çiftçilerden birinin yeter
artık gitsinler verecek bir şeyimiz kalmadı demesi üzerine;
Emir Sultan Hazretlerinin “ O halde gitsinler “
demesiyle birlikte, bir kundura tamircisinin başüstüne diyerek yerinden
kalkıp çadırını toplamaya gidişini ve de çadırın ilk çivisini sökmesiyle
sanki hareketleri ona bağlıymışçasına,
Timur’un “ çadırları sökün gitme vakti “ diye
bağırmasını hatırladı.
Bu nedenle o ağaca su döktükçe bu milletin
köklerinin de yaşayacağı gibi bir hisle ibadet tarzında yapıyordu bu
işi.
Tüm bu düşüncelerle bahçe kapısından çıktığında gün
yeni yeni ışıyordu.
Kapıdan çıktığında oraya ait olmayan bir arabanın
içinde oturan iki kişinin evi gözetlediklerini fark etti.
Arabadan birisi inerek ona yaklaştı.
Kimliğini göstererek polis olduğunu ve Selahattin
Baş komiserin kendisini bir süre korumak maksatlı uzaktan izlemelerini
istediğini söyledi.
Onun arabalarını izlemek yerine kendi arabalarına
gelirse daha emniyetli ve de hızlı bir şekilde şirkete ulaşacaklarını
ekleyerek arabanın kapısını açtı.
Açılan kapıdan içeri girerken bundan sonraki
günlerin eski günlere nazaran çok farklı olacağına ilişkin durumu
hissetti.
- “ Simidiaaa simiidimm gevreek “ diye bağıran
simitçinin sesi onun bu zorlu gününde tebessüm etmesine sebep oldu.
İçinde tahin olmadığından ne simitler artık
gevrekti, ne de susamı susam değil Nijerya’dan gelen bir susam benzeri
bitki olduğundan tadı tattı.
Ama gene de insanın arada canı çekiyordu.
İhlâsla yendiğinde eskisinin yerini tutar inşallah
diye düşünerek “ oradan 8–10 tane simit versene “ dedi simitçiye...
Şirkete geldiğinde hiçbir şey olmamışçasına
herkesin işiyle meşgul olduklarını gördü.
“ Olan oluyor, ölen de ölüyor ama hayat her şeye
rağmen yine devam ediyor “ diye düşündü.
Necmettin Bey onu kapıda karşıladı.
Aniden yüzünde bir tebessümün belirmesine neden
oldu bu olay.
Necmettin Bey şirkette ileri düzeyde dalkavuk ve
yağcı birisi olarak nam salmış olmasına karşılık bunu bir menfaat umarak
değil fıtratı gereği yapan iyi bir insandı.
Ve bu olayla durumun daha bir iyi farkına vardı.
Tüm miras, buralar ve her şey artık onundu.
Üst kata çıktığında sabahın o erken saatinde baş
komiser Selahattin Bey’i çalışırken buldu.
Ne zaman uyuyor bunlar diye düşündü. Gerçekten de
çok zordu hayatları.
Samimiyetle “ Allah yardımcıları olsun “ dedi.
Onu gören Baş komiser Selahattin Bey seslendi;
- “ Günaydın Orhan Bey erkencisiniz. “
- “ Biz erkenciyiz siz hiç gitmediniz sanırım “
diyerek elindeki simit paketini ortaya açıp çay söyledi.
- “ Olayla ilgili cevap vermem gereken çok makam
var ve sorulara bir mantıklı cevap bulurum derken sabahı ettim.
Ama nafile olay tam bir muamma. Ne çalınan göze
görünür bir şey var, ne de bir tek sorunun cevabı.
Adamcağız o yaşta ve dini bütün olarak bilinen
birisi olmasa olaya namus cinayeti diyeceğim nerdeyse “ dedi.
Selahattin baş Komiserin bu sorularına verecek bir cevabı olmadığını ifade
edercesine
- “ çaylar soğumasın buyurun “ diyebildi.
Neyin neresinde olduğunu anlayamamışken neye ne
cevabı verebilirdi ki.
Bunu sezinlediği kesin olan yılların kurt polisi
Baş komiser Selahattin Bey simit olayını takiben adli tıplık ve kriminal
bir olayın kalmadığını, kendisinin de artık gidip iki saat uyuması
gerektiğini, ama en ufak bir ipucu ya da hatırlanacak bir konunun
kendileriyle paylaşılmasının ne denli önemli olduğunu vs. ekleyerek
ayrıldı.
Aradan geçen birkaç gün yeniliklerden yoksun ve
sadece rutindi.
Bu süre zarfında olayın aslı zaten umurlarında
olmayan gazete ve televizyoncular olayı didiklemişler, kafalarına göre
acayip acayip haberler yapmışlar, olayın reyting yönü kalmayınca da
ayaklarını kesmişlerdi.
Bu esnada hukuki aşaması tamamlanan miras da
tarafına aktarılmıştı.
Bilinenin çok üstünde malı ve akarı çıkmıştı Uslu
Bey ’in.
Sekiz farklı ülkede farklı gayrimenkul ve
iştirakleri vardı.
Ama en ilginci Belçika ve Kanada’da bulunan, her ikisini
de rakip olarak bildikleri ilaç firmalarında hatırı sayılır hissesinin
çıkmasıydı.
“Memlekette zengin diye üç beş kişinin adı geçiyor
ama onları cebinden çıkartacak ne zenginler var demek ki” diye düşündü...
Finanstan üretime, pazarlamadan araştırmaya, insan
kaynaklarından bilgi işleme kadar alanlarda uzman olan altı kişiyi ve
bunlara her zaman kendisine doğruları söyleyip doğru yolu tavsiye eden
Mustafa Bey ile uçuk fikirlerine hep tebessüm ettiği ama aynı zamanda
gıptayla baktığı Ender Bey’i de ekleyerek sekiz kişilik bir istişare
kurulu oluşturdu.
Kurul ile arasına da koordinasyonu sağlayacak
şekilde, hızlı ve eksiksiz çalışmasına her zaman hayran olduğu Ayten
Hanım’ı uygun gördü.
Tüm ekibin emeklerinin karşılığını fazlasıyla
alacakları şekilde maaşlarını ve harcama kalemlerini de yeniden
düzenledi.
Sürekli Ayten Hanım üzerinden koordine bir şekilde
bilgi paylaşımında bulunulmasını ve her cumanın ilk yarısında hazırlık,
ikinci yarısında da toplantı olacak şekilde bir usul oluşturulmasını
programa bağladı...
İlk toplantıda zaten kimin neye yönelmesi gerektiği
ortaya çıktı.
Cuma toplantılarının ilk yarım saatinde işçi
temsilcilerini dinlenmesi uygun görüldü.
Şimdi artık içi rahattı danışabileceği bir kurulu
vardı.
Ayten hanımın yükünü hafifletmek ve kırtasiye ile
uğraşmasını önlemek için ona bağlı beş kişilik bir alt sekretarya
oluşturdu.
Bu güne kadar şirket Uslu Bey’in zihninde
yönetilmişti ama o Uslu Bey ’in işbilirliğine sahip değildi.
Bu şekilde bir kompleks ağ yapıya ihtiyacı vardı.
Yeni yapılanma ile birlikte şirkette ne olacağız
şeklinde tezahür eden karamsar hava yerini taze bir bahar rüzgârına
bıraktı.
Her şey yoluna girmiş ve işler tıkırında
ilerliyordu...
İlk Cuma toplantısında her şeyin yolunda olduğuna
ilişkin rapor da onun hislerini doğruluyordu ki;
- “ Sıkıntı yok, yeni ne yapabiliriz ona bakalım “
deyiverdi.
Ar-Ge danışmanı olan İhsan Bey, Uslu Bey zamanında
ön araştırmaları yaptırılmış projeler olduğunu söyledi.
- " İzin verirseniz
hafta başı bunları size sunacak şekilde hafta sonu çalışırım " dedi ve teyitleşildi.
Herkesin gelecek cumaya kadar bu konuda kafa yorup
çalışması tavsiyesiyle toplantı neticelendi...
Uzun süredir evine sadece yatmaya gittiğini ve
herkes uyurken de çıktığını hatırladı.
Hem ailesi ile konuşması gereken pek çok konu
vardı, hem de Rabbisinden aldığı izin dolmak üzereydi ve ona yönelme
zamanı gelmişti.
Bu düşüncelerle Ayten hanım’a erken çıkacağını
söyledi.
Bir durum olursa kendisinin bu aşamada sürekli
haberdar edilmesi gerektiğini söyledi ve şirketten ayrılmak üzere
toparlandı.
Bir şeyler alıp da eve öyle gitsem diye düşünürken
hiç enerjisinin kalmadığını hissetti.
Bu yorgunluk falan değildi. Günlerdir kendisiyle
konuşmadığını ve kendi özü ile bağının zayıfladığını hissetti.
Dinlenmesi gerekiyordu.
Evet istirahat etmek değildi derdi.
Aynen kelimenin tam anlamıyla "dinlenmesi gerekiyordu"
Dinlenmek Rabbine yönelmekten ibaretti onun için.
Enerji kaynağı ile bağını yeniden kurmalıydı.
Bunları düşünürken bir kâğıda “ herkes hafta sonu
kendisinden ne kadar kopuk yaşadığını düşünecek ve insanların insanca
ihtiyaçları için biz ne yapabiliriz araştırılacak “ yazıp İnsan
kaynakları müdürü Aylin Hanım’a iletmesi için Ayten hanım’a vererek
şirketten ayrıldı.
Eve ulaştığında yorgunluğundan eser yoktu.
Yemekte sevdiği yiyecekler vardı.
Demek ki ilgi odağındaydı ve muhtemelen annesi
üzülüyordu onun bu yeni temposuna.
– “ Yemeği yedikten sonra çay demlendiğinde
toplantı yapmamız gerekiyor, size danışmam gereken konular var “ dedi.
Yemek sonrası annesinin “ çayları doldurdum salona
gelin “ sesiyle herkes salona geçti. Neşeli ve sıradan hatır sormalarla
ilk çaylar içildikten sonra asıl konulara gelindiğini herkes hissetti.
O sırada televizyonda sıla özlemi programında
balalayka ile çalınan doktor jivagonun müziği vardı...
- “ Anne köşke taşınmak zorundayız “ cümlesi her
şeyi özetlemişti zaten.
Nekahet dönemi geçmiş ve sağlıklı bir ortam için
yeni düzenlemeler gerekiyordu.
Zaman zaman ağırlanması gereken konuklardan tutun
da, evde yapılması gerekecek pek çok kişinin katılacağı toplantılara
varıncaya dek bir zincirdi bu.
Fedakâr anneden bu noktada bir atılım olmadı o an
ama,
“ anne sizin desteğiniz olmadan çözemem bu yeni
yaşantıyı, en azından bir süre bana eşlik etmelisiniz, bunu istekle
olmasa da bir hizmet görevi gibi düşünerek yaklaşın lütfen olaya “ dedi.
Ve ekledi;
“ sizden kendinize pek çok giysi
almanızı, pek çok konuda yenilenmenizi de isteyeceğim.
Ama ne olur bunu sizi beğenmeme vs. gibi
yorumlamayın.
Sanki namaza dururken üzerinize gerekli giysiyi
giymeniz gibi düşünün kişiliklerinize giydirilecek bu yeni giysileri “
dedi
Bu denli net ve olumlu anlatım olayın sorunsuzca
kabul görmesi ile sonuçlandı...
Bu hafta annesi köşkü ve yeni gardıroplarını halası
ve kızların yardımıyla hazırlayacak ve hafta sonu bu eve dokunulmadan
kapısı kilitlenip oraya geçilecekti.
Onlara bu seçimlerin onları yoracağını söyleyerek
konularında uzman bir ekibin kendilerine danışılmak üzere yanlarında
görevlendirileceğini de söyledi.
Yoksa seçimler güzel olsa dahi yerinde
olmayabilirdi.
Çünkü tecrübesizdi hepsi de bu konuda.
Ve öyle oldu da, çok ince ve gereken bir zevkle
yardımcılar vasıtasıyla hemen her şey yerli yerine oturuverdi.
Şoföründen araçlara ve korumasına vs gereken neyse
o standarda ulaşılarak köşke geçildi...
Bu esnada muazzam bir rapor yığılması olmuştu
önünde.
Çoğunun ev saatlerinde incelenmesi gerektiğini
düşünerek kız kardeşi Eda ve halakızı Esra’dan yardım istedi.
Partime ama maaşlı ev sekreterliği yapmalarını
konuştu ve anlaştılar.
İlk gün kendi kendisine bir söz vermişti hiçbir
konuda beyin olmayacak, son söz ona ait olsa da ön söz hep
danışmanlarında ve işinin ehli insanlarda olacaktı.
Bu sayede kendisine ayıracak vakti olacaktı.
Kendisini terk edercesine işiyle yatıp kalkan
birisinin hiçbir başarısının olamayacağını tecrübe etmişti zamanında.
Öncelikle insan kaynakları müdürü Aylin hanıma
verdiği ödevin raporlarını, ön inceleme yaparak kendisine anlatmaları
için kızlara verdi.
.Sonuçlar çok ilginçti.
Herkesin yapmayı arzuladığı o kadar çok şey vardı
ki yaşam ile saatler arasına sıkışmış hayat tarafından öğütülüyorlardı.
Tam bu noktada nasıl bir plan izlemesi gerektiğine
dair gönlü onunla konuşmaya başlıyordu ki kardeşi Eda’nın
“ ben bunlardan bir şey anlamadım, Ar-Ge
raporlarını aynen sana şutluyorum Esra. Sen yap ön incelemelerini… “
demesiyle İhsan Bey’e hafta sonu adamcağızı sıkboğaz edip hazırlattığı
raporları hatırladı.
Avcıyken av olmuştu.
Şimdi İhsan Bey sürekli “ baktınız mı raporlara? “
diyecek daha da bakamamışsa İhsan Bey gene sorar endişesiyle yüzüne
bakamayacaktı.
Bu tür olaylarda başta bir virgül koymak her zaman
insanı rahatlatır diye düşündü.
Hele ki amir pozisyonundaysanız aynen böyle
olmalıydı.
Üniversite zamanında bir tanıdığın dükkânından bir
arkadaşı müzik seti alırken seçimine yardımcı olmasını istemişti de,
daha sonra kötü niyetli olmadığı halde babasının devletten hak
edişlerini dava konusu olması sebebiyle alamadığından, yedi ay ödemesini
yapamamıştı.
O yedi ay cehennemdi sanki.
O dükkânın önünden yedi ay geçememişti.
Oysaki ne kefil olmuştu ne de ona öder mi diye
sormuşlardı.
Bu başka bir durum sanırım ar damarımızı
olgunlaştırdı Rabbim o zaman zarfında diye düşündü.
Ve yarın İhsan Bey’e konuyu bir süre daha
inceleyeceğim öncelik sırasını erteledim demeyi uygun gördü.
Bu düşünce bile ona rahat bir nefes aldırmıştı.
Demek ki insanlar cehenneme kendileri girmeseler
de, açık birçok kapısı olmasına karşılık cennete geçmiyorlardı.
“ Bundan böyle cehennemde yaşamamaya özen
göstereceğim. Rabbim sana sığınıyorum kapının açık olduğunu daima
hatırlat bana ve kapıları da sen lütfetmezsen biz göremeyiz, kapıları da
göster bize “ diye dua etti.
Aylin Hanım’ın raporuna cevap yazdı.
Cumaları öğlen yemek molasını öncesine 15 ve
sonrasına 15 dakika ekleyerek yarım saat uzatacağız. Bu yarım saatlik
bölüm yemek sonrası değil öncesinde kullanılacak.
Teknik birime raporumdan alıntı yaparak bildirin
satın alma ile koordine etsinler her personele wireless kulaklık temin
edilecek ve şirketten çıkmamak koşuluyla zimmetlenecek. Ayrıca bez uyku
gözlüğü de aynı şekilde alınıp zimmetlenecek.
Bunların kullanılmadığında koyulması için odalarına
bölme de oluşturulacak.
Aylin Hanım siz müzik üstatları ile görüşün, hangi
tür müzik insanı düşünmeye sevk ediyorsa personele o yarım saatte o tür
müzikler dinletilecek.
Bu esnada herkes de gözüne o bandı takacak.
Yemek öncesi olduğundan kimse uyuyamaz endişe
etmeyin bu noktada.
Daha sonrasındaki yemek molasında da o zaman diliminde kafalarında
oluşan ya da olgunlaşan fikirleri tartışırlar ki böylece kendilerine
yakınlaşmalarını sağlayalım biz, gerisi gelir...
Ayrıca personele sürekli olacak şekilde hafta sonu
ödevi vereceksiniz.
Bu noktada da pazartesi sabahları işe girerken kart
bastıkları yere bir posta kutusu koyulsun. Herkes o haftanın sonunda
neyi yapmak hayalini düşünmüş ise istediğinin bize söylenebilir ve talep
edilebilir kısmını yazsın.
Siz de bu noktada bir sekretarya oluşturun tek
başınıza yaşlanırsınız bu yükün altında.
Meselâ bir personel imkânım olsa Çanakkale’ye gider
savaş alanını gezerdim yazmışsa bu hayalini gerçekleştirmesine biz
yardımcı olabiliriz.
Konya Mevlâna ziyaretiyse hayali neden olmasın.
Başka bir personel 13. Ankara caz festivalinden
bahsediyorsa milyon tane ahbabımız var hayalini masrafları da bize ait
olacak şekilde gerçekleştirin.
Gitsin Jacky Terrason’u izlesin.
Hatta bu hayallerden nemalanalım.
Yaka bantları yaptırın ve “ Uslu Holding Ankara 13.
Caz Festivali Gözlemcisi “ yazsın.
Bizim her yerde gözlemcilerimiz dolaşsın, süper
olur.
Tabi dönüşte küçük birer de rapor ve çekmişse
fotoğraf isteyin.
Şirketimiz bünyesinde elektronik bir gazete
oluşturularak orada neşredin.
Çok şey istemedim sanırım sizden Aylin Hanım,
çalışalım daha güzel günler için hep birlikte.
Ben size bu konuda masraf
kalemi oluşturacağım bütçenizi bileceksiniz.
Vakıf oluştururuz daha sonra da bu konuda ki hep
devam eder.
Tabi ne tür isteklerin bize yakışır olacağı
konusundaki hassasiyetimi size emanet ediyorum...
Şu anda gönlünün ona aktardığı bu proje, Mimar
Sinan’ın Selimiye’yi düşündüğünde aldığı haz kadar haz vermişti ona.
“ Koca Sinan bak bu zamanda Cami temeli atmasak da
biz de temel atıyoruz” diye latifekâr bir selam attı ona.
Sırada her ne kadar ertelendi demeyi düşünse de
Ar-Ge raporlarına bir göz atmayı istedi. Koliyi getirttirip açtığında
çok da fazla olmadığını gördü.
Kozmetik ve yaşlanmayı önleyici ürünler
konusundaydı çoğu.
Moda olan doğal ürünler kategorisinde de birkaç ön
çalışma vardı.
İnsanların iskelet sistemlerinini zamanın yükü ve
düzensiz yaşamı karşısında destekleyici bir çalışma gördü ve onun üstüne
öncelikli yazdı.
Çünkü boyun ağrıları her an birlikte yaşadıkları
bir şeydi.
O an aklına dişlerinin hali geldi ve Aylin Hanım’a
tüm personelin birinci derece yakınları ile birlikte, bir hastane ile
anlaşılarak diş kontrolünden geçmesi konusu ile yüksek asgari
tedavisinin masraflarının karşılanması konusunu incelemesi ve ön
anlaşmalar olacak şekilde bir maliyet raporu oluşturması isteğini yazdı.
Zavallı annesi karanfil çiğner dururdu garibim.
Herkes ağzı güzel koksun diye çiğniyor sanırdı ama
o, zaman zaman ağrıyan dişinin ağrısını masrafsız susturmak için
yaptığını bilirdi.
Ne kadar konu var insan gibi yaşama standardına
ulaşılması için Allah’ım dedi...
Bu esnada kolide kilitli bir dosya gözüne ilişti.
Anahtar gerekiyordu açmak için ama anahtarı nerdeydi.
Gözünün önüne Uslu Bey’in şirketi
ilgilendirebilecek özel eşyaları yazılı koli geldi.
Pek çok eşyasını hayrına fakirlere dağıttırmıştı
ama o koliyi açmamıştı.
Koliyi getirip açtığında pek çok anahtarın da
kolide olduğunu gördü.
Aradığı küçük bir anahtar olmalıydı ve bakarken
gözüne ilişti. Üzerinde kaplumbağa figürü işli enteresan bir anahtardı
bu.
Sanırım bu olabilir dedi ve onu alarak dosyayı
açmaya gitti.
Evet, anahtar dosyaya aitti.
Anahtarı takıp çevirdiğinde bir klik sesi ile
birlikte bir ses kaydı çalışmaya başladı.
Ses Uslu Bey’e aitti ve “ Merhaba Orhan’ım “
diyordu.
Devamını dinleyip dinlememeyi endişe ile dolu bir
önsezi ile o an düşünüverirken;
“ Seni tanımışsam devam etsem mi dinlemeye diye
düşünüyorsun şu an Orhan’ım.
Ama biliyorum ki dinlemek isteyeceksin sonunda.
Ben seni şöyle bir uyarayım Orhan’ım…
Bu kaydı dinleyip bu dosyayı açmaya karar
verdiğinde hayatın öncekinden çok farklı olacak.
Ve belki de hayatını bu dosya içeriğine adaman
gerekecek.
Sayısız dost ile tanışıp sınırsız bir güce
ulaşırken, sayısız da düşman edinmiş olacaksın bir anda.
Dinlemek istediğinden emin olduğunda anahtarı bir
kez daha çevir “ diyordu.
Neydi bu bir tür şaka mı?
Odadan çıktı ve sanırım bu noktada bir abdest şart
diye düşündü.
Elini yüzünü ritüel bir şekilde yıkadıktan sonra
bir bardak çay istedi hizmetliden ve çayı karıştırıp bir yudum içmesini
takiben çalışma odasına geçti.
Çayını içerken dosyayı izledi kaderli gözlerle.
Kader böyle bir şeydi işte.
Yazılmıştı ve kaçmanın da bir faydası yoktu.
- “ Bismillah destur “ diyerek anahtarı bir kez
daha çevirdi.
Uslu Bey ‘in
- “ Teşekkür ederim Orhan‘ım emaneti yerden
kaldırdın Allah yardımcın olsun. “ demesini dinledi.
Peşine konuşmanın devam etmesini bekledi bir süre
ama ses seda çıkmayınca dosyayı açtı.
Dosyanın içinde sadece bir kelime yazılıydı.
“ SABIR “
Ne kadar öyle mi böyle mi diye düşünse de bir cevap
bulamayacağını hissederek dosyadaki sözcüğe uyarak gündeminden düşürdü
konuyu.
Nasıl olacaksa bir şekilde devamı gelecekti demek
ki.
Ertesi sabah yaptığı insan kaynakları çalışmalarını
Aylin Hanım’a ve Ar-Ge dosyalarını da “sabır” da dâhil olmak üzere İhsan
Bey’e teslim etti.
İhsan Bey konuya dâhil miydi değil mi?
“ Öğreneceğiz bakalım “ diye düşündü ama ona bir
şey söylemedi.
Az sonra hararetle oda kapısı çalınarak Aylin Hanım
içeriye girdi.
- “ Orhan Bey siz bu yazdıklarınızı yapın ben
hiçbir ücret almadan Mısır’lı bir rahibe gibi sadakatle yanınızda
çalışırım “ dedi.
Eski Mısır’da firavun zamanında özel hizmetinde
görev yapan rahibeler, firavunların ölümüyle mezarına onlar da canlı
canlı gömülmeyi sadakatle kendileri isterdi ve gömülürlerdi.
“ Allah uzun ömürler versin size Aylin Hanım, çok
şükür firavun resmen yaşamıyor artık “ dedi.
“ Siz bu projeleri hayata geçirin ben size asıl
borçlanacağım “ diye de ekledi.
35 yaşında olan Aylin Hanım on beşinde kız gibi
sekiyordu neşe içinde odadan çıkarken.
Asıl İhsan Bey’in yolunu gözlüyordu.
Raporlar doğrultusunda en azından ve o “sabır”
yazılı raporu sormak için gelmeliydi.
Ama öğlen olduğunda İhsan Bey halen gelmemiş ve
heyecanlı bekleyiş karnını epeyce acıktırmıştı.
Yemeğe çıkmak üzere hazırlanırken telefonun 4
numaranın ışığı yanarak çaldı.
Bu İhsan Bey’e ait dâhili hattı.
- “ Yemeği dışarıda yiyeceğiz Orhan Bey çıkıştan
alın beni “ dedi cevap beklemeden kapattı telefonu.
Bu noktada sert akan bir sudaki çöp parçasına
benzetti kendisini.
En ufak bir karşı koyuş ya da durma anında
paramparça olacağını hissetti.
Garaj katına indiğinde İhsan Bey tebessüm ederek
selamladı onu.
Araca binerken şoföre sen istirahat et sensiz
gezeceğiz dedi.
İstanbul yolunda olan şirketten ayrılırken “ ne
tarafa gideceğiz İhsan Bey “diye sordu.
- “ İstanbul istikametinde ilerleyin efendim,
130.km de karşılanacağız. “ dedi İhsan Bey.
Yol boyu diğer Ar-Ge meseleleri üzerinde konuşuldu.
Cıs olan konuyu akıntıya bıraktığından kesinlikle
zorlamamaya, konuşmamaya ve cevap aramamaya karar vermişti.
Şubat ayı olmasına rağmen gökyüzü pırıl pırıl ve
güneş de sıcacıktı.
Rabbim fakir fukarayı kolluyor bu sene ama inşallah
kar yağmadığından toprak yorgansız kalıp üşümez diye düşündü.
Söylenilen noktaya yaklaştıklarından hızını
azaltmış yavaş yavaş seyrediyordu ki İhsan Bey tarif verdi.
- “ İlk benzinliğe girelim ve benzinlik çıkışında
duralım “ dedi.
Az ilerde benzinlik görünüyordu ve söylendiği
şekilde durdu.
2–3 dakika sonra siyah bir Volvo S–70 önlerinde
durdu dörtlülerini yakıp söndürerek hareket etti. Kendisinin takip
edilmesi yönünde bir işaretti bu.
Peşi sıra 8–10 km. ilerledikten sonra bir köy
yoluna saptılar.
Daha sonra da birkaç yol ayrımı geçtikten sonra
sola saparak 3–4 km gittiler ve büyük bir bağ evine geldiler.
Evin bahçesinde günlük işlerini yapan yöre
halkından çalışan köylüler vardı.
Evin 2 araçlık garajına girmesini söyledi İhsan
Bey.
Garaja girdiğinde kapısı otomatik kapandı ve zemin
bir asansör olarak birkaç kat kadar aşağı indikten sonra durdu.
Açılan kapıdan çıkınca 40 kadar aracın park ettiği
büyük bir garaj gördü ve o da arabasını park edip dışarı çıktılar.
İhsan Bey tebessüm ederek,
“ Gördüklerinize hayret etmeyin ve sabırla seyredin
her şeyi öğreneceksiniz efendim “ dedi...
İhsan Bey ona hep Orhan Bey diye hitap ederken bu
defa “Efendim” diye hitap etmesi gözünden kaçmadı ama sabırla seyir
etmeyi yeğlediğinden hiçbir konuda soru sormuyordu.
Sıradan bir kapıdan girdikten sonra ikinci bir
kapıyı açıp oradan da içeri girdiklerinde görüşü engelleyecek kadar
aşırı ışıklandırılmış bir koridora ulaştılar.
Zemin sürekli dönüyor ve üzerinde bulundukları
tabla farklı koridorlardan farklı koridorlara girip duruyordu.
Belki de aynı yerde dönüp duruyorlar, belki de pek
çok koridorda ilerliyorlardı.
Aşırı aydınlatma ve zemin tablasının dönmesi ile
size sürekli bir şeylerin yaklaşıp uzaklaştığı hissi veren mekanik
sesler duyu organlarını iflas ettirmişti.
Sonunda her şey durdu ve ortama tam bir sessizlik
hâkim olarak zifirî karanlık bir hâl aldı.
Ve ardından açılan kapıdan gördükleri şeyler ilk
anda akla sığmayacak güzellikteydi.
300 metre kadar yüksekte bir tepenin üzerindeydiler
ve manzara anlatılamaz bir güzellikteydi.
Figürlerde cennet adına yapılan tasvirler burasıyla
ilgili olabilirdi ancak.
Gökyüzünden kaynağı görünmediği halde yerdeki
nehirlere akan sulardan tutun da, ceylanlar ile aslanların yan yana
gezdikleri yaylalara varıncaya kadar akla sığmayacak bir manzara vardı
karşısında.
Tüm bu anlatılamaz güzelliklerin içinde doğallığı
asla rahatsız etmeyecek şekilde inşa edilmiş doğal bir de şehir vardı.
Şehir doğaldı ama öz tabirle teknolojisinin tek bir
vidası dünyamızda sanayi devrime sebep olacak cinstendi.
Kendilerini karşılayanların başında çok sevimli ve
neşeli Arîn isminde bir ihtiyar vardı. Sakal ve bıyığı yoktu ve 1,55
kadar da bir boya sahipti.
Yenildi, içildi, dünyadaki olayların nedenleri ve
nereden çıktıklarının iç yüzleri özetlendi.
Anlatılanlara göre bizim yanlış olarak gördüğümüz
her olay aslında dengeyi sağlayıcı bir unsurun dışa vurumuydu.
Bu noktada yanlışları düzeltmek adına onlarla
mücadelenin hiçbir fayda sağlamayacağı ve o yanlışın ortaya çıkmasına
neden olan denge bozukluğunun analiz edilerek düzeltilmesi ile ondan
kurtulunabilineceği ifade ediliyordu.
Çok enteresan örneklemeler de dikkatini çekmişti.
Meselâ ozon deliği ve büyümesi zararlı
kimyasallardan değil dünyadaki yılan sayısının azalmasından
kaynaklanıyordu.
Astım hastalığındaki artış da enteresandı ve baz
istasyonlarının yerden 70 metreden yukarı kurulmaması sebebiyle saka
kuşlarının o bölgelere yuva yapmamalarından kaynaklanıyordu.
İnsanoğlu bunları nasıl bilebilir diye düşünürken
düşüncesini ortaya konuşmuşçasına Arîn Bey,
“ sizin seçilerek buraya getirilme sebebiniz bu
Orhan Bey “
- “ Bizler “ Denge Kurucularız” ve Sizden farkımız,
biz biliyoruz.
Bildiklerimizi uygulayarak yaşıyoruz.
Yoksa olağan üstü varlıklar değiliz. “
- “ Önünüzdeki tabaktan bir kaşık su alıp ağzınızda
tutar mısınız? “ dedi
Bir kaşık su aldı ağzına ve az sonra suyun nefis
defne yaprakları ile kor ateşte pişmiş bir lokma lüfer balığına
dönüştüğünü fark etti.
- “ İnanılmaz gelmesin Orhan Bey, su sizden razı ve
arzunuza dönüyor kimyası sadece ” dedi
Aklından geçeni tutmaya çalıştı ama nafile...
Cevap
vermeye başladı Arîn Bey o sese gelmemiş sorusuna da,
- “ Evet, demir de altına döner su da…
Müdahale olmadığı sürece her şey gerekli şeye döner
durur.
Bütün mükevvenat dönmekte, her an her şey dönüyor
Rabbinin izniyle.
Bizim direk müdahale etmemiz yasak sizin
yanlışlarınıza.
Ama seçilmiş kişilere bunları öğretebiliyoruz.
Artık ne için neyi nasıl yapacağınız size kalmış.
Kıyamet bir gün elbette kopacak ama kapkaranlık
acılarla kaplı bir cehalette mi, yoksa ap aydınlık bir gün içinde herkes
mutluyken mi?
Bu nokta tamamen size kalmış.
Başa gelen kaderi belki değiştiremeyebilirsiniz ama,
kaderi değiştirmek için size izin verildi.
Ama bu değişim sizin değil algılayanın nasibi ve
kapasitesince olacaktır.
Neden olmuyor diyerek kendinizi üzmemeniz için
söylüyorum bunları size Orhan Bey… “
- “ Yanınıza sadece sizin göreceğiniz adı da "Pericik" olan bir peri veriyorum. Peter Pan’daki peri suretinde
vereceğim ki yadırgamadan kabullenin. “
- “ Düşüncelerinizin tümünü okur ama sizin ona
düşüncenizle seslenip cevap vermesini istemediklerinizi anında unutur
rahat olun ve size yol gösterecektir. “
- “ yalnız unutmayın sadece siz istediniz diye
demir altın olmayacaktır dünyada “
- “ Ancak şartları sağladığınızda bu dileğiniz
gerçekleşebilir. “
- “ Çok samimi bazı istek anları olur ki o zaman
şartlara vs bakılmaz. Çünkü o an Rabbimiz devreye girer ve O’nun ol
demesi yoktan var etmektir, ne ise istediği o istek eksiksiz olur. Bu durumlarla da
karşılaştığınızda hayret etmeyin“
Birden sustu ve tebessüm etti.
- “ Orhan Bey hayatınızda bu yoktan var oluşların
yüzlercesini gördüm bir anda da ona tebessüm ettim... Aranız iyi demek ki
Rabbinizle… “
- “ Yine de bana sorarsanız görevinizi hatırlayın
her daim derim. Yani balık vermektense balık tutmayı öğreteceksiniz
insanlara. “
- “ Sınırsız bir güç ile donatıldınız ama dediğim
gibi bu sadece algılayabilene ve nasibe yolu olanlara fayda
sağlayacaktır sakın işe yaramadığında üzülmeyin, siz yolunuza devam edin. “
dedi
- “ Son olarak da sizi 130 km yol getirip, benzin
istasyonundan alıp, garajlardan geçirip akıl oyunları ile buraya
getirdik diye bu böyle sanmayın. Bir anda şaşırmamanız için sizin
hayalinize uygun getirdik. Yoksa yumun gözünüzü ve buraya gelmeyi
dileyin açtığınızda burada olduğunuzu görürsünüz. “ dedi.
Bir anda bembeyaz olduğunu hissetti. Evet, bu tür
bir hayal kurmuştu bir zamanlar hatırladı.
- “ Hayalleri bile insanı kısıtlıyor demek ki “
diye düşündü.
Tepedeki platforma çıktılar ve gözlerini kapatarak
şirketi düşündüler. Gözlerini açtıklarında oradaydı ikisi de ve bir
haftaya yakın süredir Arîn Bey’in misafiri oldukları halde sadece iki
dakika geçmişti.
İhsan Bey ile birbirlerine baktılar gerçek mi tüm
bunlar dercesine çenesini tutarak tek kaşını kaldırdı.
İhsan Bey,
- “ Hayırlı olsun Efendim sabırla pek çok şey
başaracağınızdan eminim, ben de işimin başına döneyim “ dedi.
O gittikten sonra, yola çıkma öncesinde ne
yapıyordum diye sordu kendisine.
- “ Yemek yemek üzere toparlanıyordunuz “ diye bir
cevap almasıyla irkildi.
Cevap veren pericikti ve sağ gözünden 10–15 derece
açıyla yukarıda, bir metre kadar da ilerisinde pırıl pırıl ve de renkli
bir vaziyette duruyordu “Pericik”.
Tebessüm ettiler birbirlerine. Çok şirin ve
inanılmaz güzel bir kızdı.
- “ pericik kaç yaşındasın “ diye sordu.
- “ Bizim zamanınızla 19 ama gerçekte az önce sizin
de yaşadığınız bizdeki gerçek zaman dilimini sizinkiyle kıyasladığımda
82 bin yaşında falanım sanırım “ dedi kahkaha atarak ve
- “ Sizden 81960 yaş büyüğüm diye de bana abla
demenize gerek yok pericik deyin yeter “ diye de bir espri yaptı.
Çok sevmişti periciği ve keşke Eda ile Esra da
görebilselerdi onu diye düşündü.
Pericik buna cevap olarak,
- “ Görecekler zamanı geldiğinde merak etmeyin “
dedi yine kıkır kıkır gülerek.
Eve dönüp bunları hazmetmem lâzım diye düşünerek
Ayten Hanım’a şirketten ayrılacağını bildirdi.
Dışarıya çıktığında şoförü kapıyı açarak onu
karşıladı.
Arabaya bineceği sırada yerde bir simit parçası
gözüne ilişti.
Onu yerden kaldırıp kuşların alabileceği bir yüksek
yere koydu.
O anda pericik belirdi ve terazide bu minik
hareketin neyi düzelttiğini görün demesiyle havada bir görüntü belirdi
ve görüntüde eve vardıklarında araçtan inerken öndeki koltuktan sarkan
emniyet kemerine ayağı takılıp düşüyor ve acı veren bir incinme
yaşıyordu.
- “ Minicik bir simit parçasına yapılan saygı kader
tahtasından bu görüntünün silinmesi için teraziyi çalıştırdı ve silindi
“ dedi.
Ekmek parçasına saygıyı düşündü.
Lise sıralarında dil bilgisi dersinde, ateist demeyeyim de
fraksiyonalist bir yaklaşımda olan bir öğretmeni, kendisinin inanarak saygı duyduğu
fikirleri çerçevesinde onlara anlatır ve
- “ ekmeğe saygı varsa neden yerde duran et
parçasına aynı saygı yok? Et bizim için daha önemli değil mi? “ derdi.
Oysa ekmek bir gıdadan öte mukaddes bir semboldü.
Âdem peygamber’e 10 sayfalık bir suhuf inmiş ve
tamamında buğdayın nasıl ekilip biçileceği anlatılıyordu. İnsanın sadece
buğday yiyerek yaşayabilecekken her şeyi yese ve buğday yemese vücudun
sıhhatini toparlanamaz şekilde kaybedeceği anlatılıyordu.
Demek ki aklın ötesinde birtakım hakikatler
mevcuttu ve düz mantıkla bir sonuca varmak imkânsızdı.
- “ pericik gülme kafa atarım bak “ diye ona
takıldıktan sonra araca binerek eve hareket etti.
Eve vardığında bir bahar kokusu aldı.
Evdeki herkes neşeliydi ve birbirleriyle
şakalaşıyorlardı.
Halakızı Esra için de köşkte bir oda tahsis edilmiş
ve o da artık ev halkı olarak onlarda yaşıyordu.
Semra halası bu durumdan memnundu çünkü ev hayli
kalabalıkken Esra’nın ders çalışması zor oluyordu. Son sınıftaydı ve
şurada 3–4 aylık bir süre sonra mezun olacaktı.
Tüm bu neşeli ortamı izlerken o da tebessüm
ettiğini sanıyordu. Ancak annesinin
- “ Oğlum ne düşünüyordun neden sıkıntılısın? “
demesiyle kendine geldi..
- “ Sadece yorgunluk be anneciğim kolay değil
biliyorsun “ şeklinde yuvarlak bir cümleyle konunun uzamasının önüne
geçti.
Farkında değilmiş gibi davransa da önünde çözmeyi
bırakın daha henüz başını sonunu kavrayamadığı bir konu vardı.
Sınırsız destek sözü almış, ne olacaksa sadece
yaşayarak seyretmesi, onun ayrıca gayret göstermesine gerek olmadığı,
yani üzerine taşıyamayacağı bir yükün yüklenmediği ifade edilmiş olsa da
insanlar anlayamadıkları şeylerden ürkerlerdi.
Çalışma odasını sıcak bir ortam şeklinde
düzenletmişti. Filmlerdeki kasvetli çalışma odalarını sevememişti zaten.
Gerçekten rahat edebileceği bir çalışma koltuğu ve her şeyin elinin
altında olacağı şekilde oval U biçiminde bir de masası vardı. Uzanarak
düşünmesi gerektiğinde rahat edebileceği, üzerinin kumaşı Mısır
pamuğundan dokunmuş bir kanepesi ve hatta bakır sinisi de dâhil olmak
üzere her şeyi düşünülmüş bir de şark köşesi bile vardı.
Yüksek sesle düşünüyordu farkında olmadan ve
“ – Pericik söyler misin bana bu dünya niçin?
Yani bu dünyadan maksat nedir?
Rabbimiz bizi burada bulundurmakla neyi
amaçlıyor?
Bizden ne istiyor ve istediği noktaya bizi
elbette ki O ulaştırırsa ulaştıracak bu nasıl bir düzen?
Herkes aynı noktaya mı ulaşacak? Öyleyse
nasıl?
Aslında bunları merak etmiyorum ama sadece
Rabbimi tanımaya çalıştığımdan soruyorum bana cevap verir misin? “
cümleleri ağzından dökülüverdi.
Pericik belirdi ve
“ – O zaman dinle beni sana kısaca Rabbinin sizden
ne istediğini ve bu isteğine senin gayretini nasıl sağladığını, neyin
nasıl olduğunu anlayacağın şekilde özetleyeyim sana. “ dedi.
Şimdi Öncelikle kavramları oturtalım kafanda;
Rabbim dediğin Yüce Yaratanın kendisini sana nasıl
gösterdiği noktasıdır.
Sakın kafan karışmasın O bir tanedir. Ama nasıl bir
tanedir?
O’nun Zatı dediğimiz kendisi bir tanedir evet.
Ancak biliyoruz ki sayısız sıfatları vardır.
Biz onun zatını algılayamayız. Algılayamayız
diyorum çünkü akıl dediğimiz düşünce sistemimiz O’nun Zatını
algılayabilecek kapasiteye sahip değil.
Algıladığını zannedenler kuru bir hayalin içinde
kaybolmuş kişilerdir.
Çok zorlayanlar sistemlerini yakmıştır zaman zaman.
Ha algılanamaz mı diye soracak olursan buna da evet
algılanamaz diye cevap veremem.
Nasılına kadar deşersen soruyu bu noktada da şunu
söyleyebilirim ki;
“Kendini Kendi algılayabilir anca”
Bu ne demek dersen çok açık
“sen sendeki seni bi kenara koyup O’nda eriyip yok
olursan, sen yine senken “O” olursan, sendeki göz senin olmasına rağmen
onun görüşü ile görürse, sendeki dil senin olmasına rağmen onun dili
olarak konuşursa, sendeki akıl da senin olmasına rağmen O’nun sistemiyle
düşünür ve işte O zaman O’nu görür ve hatta idrak de edersin O’na”
Bu kavramlar çok da yabancı değil aslında
insanlara.
Mesela birbirini aşkın ötesinde gerçekten çok seven
iki insan düşün.
İkisi adeta birdir o zamanlar ve kız erkeğinde
erimiş olarak erkeği gibi düşünür, onun sevdiği şeyler belki de kendine
yabancı da olsa sanki aslında kendi sevdiği şeylermiş gibi gelir ona,
öyle hisseder.
Akıl devreden çıkar ve pencereden aşkımın yüzünü
bir kez görürüm diye yağmurun altında evinin karşısında bekleyen genci
anlayabilirsin.
Sevdiğinde eridiği için tarzı olmayan bir filme
gidip ve o filmden gerçekten haz alan insanları görürsün.
Hatta yüzleri bile zamanla birbirinde erir de
erkekte kadını, kadında da erkeği görürsün derin bakınca.
Süleyman Demirel’de Nazmiye Demirel’i, Bülent
Ecevit’te Rahşan Ecevit’i görürsün...
Dikkatle bak birlikte çekindikleri
resimlere.
Bir de tanışmadan önceki resimlerine bak
anlayacaksın ne demek istediğimi.
E şimdi iki fâni bu denli eriyorsa mecazi bir aşkın
pençesinde, ilâhi aşka düşen kişide Rabbi tecelli etmez mi, eder
elbette.
İnsanın bu noktaya ulaşabilmesi için kat etmesi
gereken çok merhale ve basamakların var olduğu da zaten söylenmese de
hissedilir.
O halde biz Rabbinin Zatını düşünmeyelim bu sadece
gereksiz yorar o noktaya gelmemiş bir insanı.
Yarattığı kullarını gerçekten bir amaç için
yaratmış olan ve gerçekten seven Rabbin de zaten bu noktayı zorlamayıp
sigortaların atmaması adına bir ön sistem inşa etmiş ve bu sistemin
adını da sıfatlar âlemi koymuştur.
Şimdi burada bahsi geçen sıfat hani hep iyilik eder
eder eder de insan sonunda kime sorarsan sor ona iyi derler ya, işte
birtakım fiilleri işleye işleye sonunda o fiil işleyen insanın önce
makamı sonunda da sıfatı olur.
Ve bu noktada fiillerin adına da esma demiş
sisteminde Yaradan.
Şimdi bu durumda sıfatlardan da bahsetmeyeceğim.
Esmalardan konuşalım ve bilelim ki esmaları kendine
virt edinen kişi, yani o esmalarda kararlılık sergileyerek onlara devam
eden kişi sonunda o esmayı kendine sıfat eder.
99 esmadan bahsedilir ve halk arasında da bunlar
zaten tanınır.
Birde aslında 1001 esma diye bir konu vardır ki bu
99 esmanın ikili üçlü birleşimleri ile türemiş devamlarıdır.
Kıymetli şair Mehmet Akif Ersoy'un bu konuda çalışmaları vardı ve en son
Yerebatan sarayının arşivlerindeydi sanırım.
Bu nokta türetilmeye devam edildiği sürece sayısız
esma çıkacaktır karşımıza ve gene sistem yanar.
Biz 99 esma üzerinden tanıyalım Rabbimizi en
başta.
Ustalaşan aşçı zaten bilinen yemeklerden yola çıkıp
bazılarını bazılarına ekleyerek pek çok yeni lezzetler katar hayat’a.
Görüyorsun yenilir yutulur bir nokta değil konu.
Ama Allah dilediğine, kolay getirdiğine kolay
getirir
Matematikte öyle formüller vardır ki insan başını
sonunu kavrayamazken başka bir insan onu daha dev bir formülün içinde
bir tuğla olarak tümünü avucunun içinde zorlanmadan tutarak kullanır.
O matematik dehası diye düşündüğün insan yumurta
kıramazken bir başkası tam da lezzetinde mantı yapar ve pişirir.
Her kulun bir diğerine üstün mutlaka bir meziyeti
vardır ki bu da adalettir.
Konuşmamız bu çizgide devam ederse olaya
faraziyeler girmeye başlar ve olayın adı felsefe olur.
Oysa felsefe tefekkür’e cesareti olmayan
tembellerin yiyeceğidir.
Bazı noktalara edebimizle girelim incitmeyelim,
incinmeyelim.
Allah isminin harflerini soyarsan tek tek sonunda
“Hu” kalır.
Yani kendini sana anlatmak adına giyindiği esma ve
sıfatları bir kenara çıkarttığında Allah’ın zatı olan Hu’ya ulaşırsın.
Hu zatın bize bildirilen ismidir.
Aslında her noktada vurgulanıyor da işte göz lazım
ki göre.
Bilene, görene yoksa köre ne…
Habibim dediği Peygamberimiz için her ne kadar
Allah’ın kulu diyorsak da aslında onun Zata ait bir Peygamber olduğunu
Rabbimiz bize kelimeyi şahadette vurguluyor.
“Eşhedü enlâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne
Muhammeden abdûhû ve resûlühû”
Çok açık ve net
Hu’nun Abd’ı yani kulu ve yine Hu’nun Resul’ü yani
elçisi.
99 esmanın ilki de zaten Allah ‘tır.
Allah burada insanlara Allah isminin bizim
anlayamayacağımız ulvilikte bir esma ve sıfat bütünlüğünün sembolize
edilmiş adı olduğunu ifade ediyor.
Biz onun arzusu ve edebimiz ile O’na “Hu” dediğimiz
Zatını simgeleyen ismiyle değil, bahsettiğimiz esma ve sıfatların
bilemediğimiz bir terkibine karşılık gelen ve Zatını akıllara anlaşılır
kılan Allah Lafzı ile isimlendirerek konuşacağız, bahsedeceğiz.
Bu noktada şu nedenle derine indik ki asla bizim
bahsini edeceğimiz şeyler onun Zatından bahis değildir.
Bahsimiz lütfettiği çerçevede o Yüce Yaradanımız
olan Allah’ın da sadece bizim onu algılayabildiğimiz ölçülerde bize
dönük Rab denilen yol gösterici yüzünden ibarettir.
Hatta bazı kimselerde algılama dahi oluşamadığından
onlara da Nebâdat sıfatının tecellisi olan Tabiat’ın içinden Tanrı
olarak çıkıp görünür.
Yarattığı her şeye dönük bir yüzü vardır ve asla
bir yüzü diğeri ile aynı değildir.
Büyüklerimiz “Allah’a ulaşan yol mahlûkat adedince
de değil mahlûkatın nefesi adedincedir” demişlerdir.
Çünkü yaradılan hiçbir şeyin bir nefesteki hali
diğer bir nefesindeki halini tutmaz. E dolayısıyla da her nefeste
yönelimi değişeceğinden yöneldiği noktada bulacağı yüz de farklı olacak
ve de Rabbisi farklı olacaktır.
Umberto Eco’nun “Gülün Adı” eserinde de
eserleştirdiği üzere kilitler içeriden çok kolay açılır, dışarıdan ise
çok zor.
Ne zamanki halden geçer de içten Rabbimize
yönelirsek, o zaman dışımız her nefeste değişse dahi içimiz kararlı bir
noktada olacağından Rabbimizi buluruz.
Bulduğumuza O demek yine yanlış olur.
Ama doğru olan şudur ki, işte O bizim Rabbimizdir.
Allah’ın bize yönelen, bizi terbiye eden, bize ait
olan yüzüdür.
Bu O mudur?
Elbette ki asla.
Bu Rab bizim o anımızın Rabbidir.
Biz farklı bir noktaya geçtiğimizde bize yönelen
yüzü de farklı bir konun alacağından Rabbimiz farka gider.
“Kişi kalbinde neyi beslerse Mabudu odur” sözü de
buna işarettir.
İbadeti kalbinde beslediği şeyedir.
Paraya tapan bir insan.
Nebâdat sıfatının tabiattaki tecellisi olan
Tanrı’dır para o insan için.
Yöneliş yine aslında Rabbisine’dir.
Bakın bu nokta Allah’ı seven ve biraz anlayan bir
insana çirkin görünür belki.
Ama onun Tanrısına çirkin derseniz o da sizin
Rabbinize çirkin diyecektir.
Ve Allah’ın bir sıfatının tabiat tecellisi olan bir
şeye de çirkin deme gafletine düşmüş olacaksınız.
“O halde deme bu yahşi bu yaman, eller yahşi ben
yaman”
Keser döner sap döner gün gelir hesap döner ve
Allah’ı sizden daha iyi anlayabilen birisi de sizin Rabbinizin kendi
Rabbisi nazarında hikâyeden ibaret olduğunu söyleyebilir.
Ne yapacaksınız bu durumda.
Etme bulma dünyası.
Ve bu zincir aklın dur olduğu noktaya kadar da
böylece sürüp gider.
Son noktada zaten rabbimiz ihlâs suresinin sonunda
buyuruyor ki;
“Velem yekünlehû kufüven ahad”
Sizin nazarınızda olan her ne varsa ve ne kadar da
yüce olursa olsun kıyametle yok olurken, “Hu” kufüven ahad olacak yani
sadece Zatı baki olarak kalacaktır.
Tüm değerler yok olacak, tüm esmalar…
Ama bir şey var ki O’nun Zatına ait olan, Âdem’e
üfledim dediği nefes, işte adı bedenle anıldığında adı nefis olan, O
Zat’a ait olan ve kıyamette dahi yok olmayacak olan O Kutsal Şey.
Dünyada ne işimiz var dediydin ya...
İşte o nefis
adını alıp kendisi, aslı unutturulan o nefes kendini ne kadar
hatırlayabilecek...
onun meselesi bu dünya.
Aslı bir olan ama farklı kaplarda farklı renklere
boyanan o nefesler üzerlerindeki bu boyalardan ne kadarını
temizleyebilecekler, onların ne kadarından soyunabilecekler.
Hazmedemeyeceği bir gerçeği bilmenin insana bir
faydası olmadığı gibi hüznüne de sebep olur.
“Doğru her zaman doğrudur ama doğruyu her zaman her
yerde söylemek doğru değildir.” diyor Hazreti Mevlâna
En başta söyledik O’nun Zatı yanında tüm
yaşanmışlıkların ki her biri ne kadar doğru olursa olsun sonunda birer
hikâye’den ibaret olacağını düşünerek biz kendi hikâyemize dönelim ve
hazmedebileceğimiz düşünülerek önümüze konulan gerçeklerden yiyelim.
İlk esması Allah dediydik. O noktada biraz bişeyler
hissettik.
Allah’ı her noktada, ister hayırda ister şerde,
ister hakikatte ister tabiatta, her nerede ne şekilde algıladıysa oradan
yola çıkarak kendisine bir Rab edindiğinde ilk temel taş yerine konmuş
olur.
Sonrasında Rahman ismi ile tanıtır kendisini.
Bu esmada al gülüm ver gülüm esastır.
İyilik eden iyilik görür, kötülük eden kötüyle
karşılaşır, hayır işleyene sevap, zulüm edene günah yazılır. Çalışan
kazanır, tembel kaybeder gibi…
Tamamen dünyaya ait bir esmadır ve, adına cennet diyelim
ebedi alemdeki karşılığı üçüncü esma olan Rahim’dir.
Rahim isminden verilenlerin bedeli yoktur ve
tamamen hediyedir.
Bu dünyaya ait değildir bu nedenle her ne kadar
üçüncü esmadır dediysek de esması yoktur Rahim sıfatının.
Ancak tecellisi olan Himmet bu dünyadaki onun
yerini tutan fiildir ve bu fiille iş görür. Himmet ile verilenler de
dolayısıyla bedelsizdir.
Himmet bir çalışmanın karşılığı olarak elde edilen
bir şey değil tam aksine bir çalışmaya kaynak olarak verilen akçedir.
“Baba himmet, oğul hizmet” deyişinde oğul hizmet
ederse babası karşılığını verir gibi görünse de aslında babanın oğluna
hizmet etmesi için verdiği öncü destektir himmet. Himmet etmezse o
hizmet oluşamaz.
Aslında Rahman’da da himmet vardır.
Çünkü Allah güç kuvveti önden vermezse zaten neyi
nasıl yapacaksın ki karşılık bekleyebilesin.
Ama yine de farklı fiillerdir sadece Rahman,
Rahim’den doğduğu için onun izini taşır.
Rahman’da bir talip olma durumu var bir şeye niyet
var.
Rahim’de ise sende talip olma yok.
Sana bir biçimde himmet olunca sende gayret şekle
geliyor.
Mülkün sahibi olduğunu ve her şeyin tasarrufunun
kendisine ait olduğunu dördüncü ismi Melik ile fiile döker.
Âdem’e eşyaların ismini öğretmesi, mülkünü hakikati
ile tanıtmasıdır.
Bu noktada mülk olarak bilinen bilinmeyen her ne
varsa Allah'ın isimlerinin açığa çıkışı, tezahür edişi, fiile
dönüşüşünden ibarettir.
Mülk kavramına, zahir yani görünen anlaşılabilenler
girdiği gibi, batın yani aklın alamayacağı gözün idrak edemediği her şey
ve melekût âlemi de dâhildir.
Melik olan Allah, bütün meleki kuvvelerin de tabi
ki kaynağıdır.
Şimdi burada bir mola verelim.
Euzü Besmele çekince lanetlenmiş şeytan kaçar
derler ya…
Nah kaçar…
Euzü Besmele çekmek bıdı bıdı edip ağızdan iki
kelime söylemek değildir.
Eûzubillâhimineşşeytânirracîym –
Bismillâhirrahmânirrahîym
Raciym dediğimiz yani zina olayına ceza olarak
uygulanan yaptırım kısmını sonra anlatmak sözüyle geçersek,
şerlere vesile olan şeytan isimli Allah’tan bu
noktada izinli varlığın bu iznine mazhar olacak fiili üzerimizde
uygulamasından sığınırım diyor.
Kime sığınırım diyor?
Ellete ki Allah’a…
Nasıl sığınıyor?
BismillâhirRAHMANirRAHİM
Rahman ve Rahim olarak…
Demek ki Rahman ve Rahim esmalarını fiil olarak o
kadar işleyerek kendimize sıfat yapacağız ki kime sorsalar bizim için o
Rahman’dır, aynı zamanda Rahim’dir diyeler.
Eee nasıl olacak bu iş…
Rahman sıfatı elde etmek için hangi fiili
işleyeceğiz derseniz besmelenin dilimizdeki karşılığı güzeldir.
Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın adıyla demek
besmele zaten.
Esirgeme evet n’olunca esirgeme fiilini yerine
getirmiş oluyoruz.
Esirgeyeceksiniz, esirgeyecek…
Nerede bir yetim görsen burnunun direği senin de o
yetimin babasızlığını düşündüğü zaman sızladığı gibi sızlayacak,
Nerede bir hasta görsen sen de o acıyı bir an için
dahi olsa hissedeceksin.
Kimsesizlerin mezarları seni görünce bizim de
ziyaretimize gelen var diye sevinecek
Ziyaretçisi olmayan hasta gözünü açtığında
başucunda seni bulacak.
Esirgeyeceksin, hor hakir görmeden her yaradılanı
yaradanından ötürü.
Her yaradılanın nefsine ondaki nefsin aslında
Rabbinin nefesi olduğunu bilerek o şefkatle eğileceksin.
Ve bağışlayacaksın…
Babanın katilini…
Bu ondan hesap sorulmaması noktasıyla aynı değil.
Kanun ve adalet ondan hesabı soracak elbette…
Hatta sen de yüzüne haykıracaksın rezil diye
nidalar ederek.
Ama karanlıkta sen senlen kaldığında aslında olayın
Rabbinin bir zincirin fiile dönüşmesine izin vermesinden ibaret olduğuna
idrak ederek…
Çok şükür ki Rabbim bizi davacı etti ya davalı
olaydık düşüncesiyle aman dileyerek.
Ringde birbirine yumruk attıkça boksörler alkış
alırlar…
Ama dışarıda biri diğerine vursa tutuklanırlar.
Gecenin o karanlığında gündüz ki vuruşlarını terk
edecek ve bağışlayacaksın.
Esirgedin ve bağışladın…
Ne mi oldu?
Sen artık besmele oldun.
Lanetlenmiş şeytanı kaçırmak için besmele çekmek
budur.
Seni gördüğü yerde kaçacak delik arar o melun…
Evet, mola alıp bunları söyledik.
Çünkü melik olmak
deyince zahir, batın ve melekût âleminin sahibi olarak davranmadıkça…
Yani görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyen, aklın
aldığı ve alamadığı her ne varsa tümünün sahibi bizmişiz gibi onlara
ihtimam göstermedikçe bu fiil de bizde sıfat olmaz.
Kendi çocuğunun eline kıymık battığında dünyayı
ayağa kaldırır da başkasının çocuğu diye başı kesildiğinde dahi
umursamazsan melik olamazsın…
Olamazsan da orda kalır mısın? Hayır.
Bir delik açtın ve içerdeki suyu boşaltıyorsan
motoru durdurduğunda içeriye dışarıdaki pis su girer ve tümü mahvolur
içerdeki suyunun.
Durdun mu akıbetin berbata yolcu.
Yalnız bir şey var Allah verdiğini, kazanılmışı
geri almaz.
Onu bu dünyada sana yâr etmez ama hesapta senin
artı hanende görürsün onu.
Aslında görüyoruz ki Melik olmayan birisi Rahman ve
Rahim de olamaz…
Yani 99 esma dedik ama 1001 var dedik ya, dahası da
var dedik ya işte bu olay..
Birbirleriyle tümleşik türemede esmalar..
Bazı şeyler mutlaktır.
Bir su ya temizdir ya da pis.
Bir suya bir miktar pislik karışsa o suya temiz
diyemeyiz.
Ama yeri geldiğinde o su daha pis bir suya nazaran
temizdir. (ki bu terazi ahret dediğimiz bu dünyadan sonraki durakta
kurulu)
Çok dağılmasak diyorum.
Rabbimiz kuddüs ismi ile bedenimize aslını aramak
üzere gönderilerek hapsolunan ve aslı ona ait nefes, Ruh olan nefsimizi
hiçbir beşeri kavram ile sınırlanamayacağını anlatır bize.
Ruh Rabbinin emrindedir. Uyku anında bedeni,
kontrolünü kaybetmeyen bir bağla terk eder.
Dördüncü kat semaya kadar yükselir.
Orada ruhlar yastığı denilen yerde idrak, anlayış
noktasının üstünde olan işlerini görerek döner.
Ruh kutsaldır, aslına dönebilen nefis, yani nefes
Kutsal ruh’ tur.
Ruhtan bahis yasaktır.
Kime yasaktır şeriat ehline.
Kuran’ı satırdan okuyana yasaktır.
Çünkü bu bahis Kuddüs sıfatıyla sınır
tanımadığından bazı noktalarda şeriatı da tanımaz.
Miraç’ta 90 bin hediye kelâm ile indi Resulallah.
Tamamı Kuran’ın hakikatini oluştururken, ilk 30
bin’i Şeraitten yani kabullenmelerden bahis,
İkinci 30 bini Tarikattan yani kabullenmelerini
tamamlamış nefsin Allah’ın Zatına yol almaya başlaması noktasında bahis,
Ve son 30 bini de Hakikatten yani gerçek
gerçeklerden bahis olarak şekillendi.
Gördüğümüz Kuran’a 6 bin küsur tanesi yazıldı.
O Yüce Kitap Kuran’da 6 küsur bin tanesi
görünürken, derin bakanlar 30 binini satır aralarındaki yazılanları
okuyarak gördü.
Gördüklerini hazmedip kabullenenlere satır
aralarında tekrar satır araları açıldı ve o satırlarda ikinci 30 bin ile Ruh’u
yani nefsin aslı olan nefes tanıdı.
Ruh’u algılayabilme yeteneğine ulaşabilen nefislere
son 30 bin kelam da görünür oldu ve onlar hakikati keşfederek Hakikat
Erleri oldular.
Tamamını tek bir parçada bütünleyenler Ruh’un
sahibini tanıyarak kendilerindeki emanet nefesi yaşarken sahibine teslim
edip, “Mutû kalbe ente mutu” sırrına vakıf olarak ölmeden önce ölmenin
tadına vardılar.
"Denizin kenarına kadar, ayakların izi vardır. Ama
denize girdikten sonra, ne iz kalır, ne nişan." Diyordu Hz. Mevlâna
Mevlâna; "Ölmeden evvel ölen bir kişi gerçekte diri
olan bir ölüdür. Canı arınmış, makamı yücelmiştir" buyurur.
Ve yine dağılmamak adına devam perdesini aralamadan
konumuza dönüyoruz.
Bu noktada fiili algılamalar yoluyla tatbik edende
oluşan kuddüs sıfatı neticesinde, Allah o kişiye Selâm ismi ile selam
verir.
Allah’tan bir kez selam alanın makamı ve sıfatı da
Selâm olur.
Selam’ı alan kişiye Mümin isminde fiil işlemenin,
nefes olmak yolunda Mümin olabilmenin yolu açılır.
(ki her yeni nefesimiz bize yeni durumumuza göre olan bir uygunlukta
yeni bir nefis olarak döner. Bu nedenle her nefeste ölme ve yeniden
dirilmeden bahis'in aslı da budur...)
Akıl kendini beğenmekten vaz geçerse ve amir değil
de memur olduğunu kabullenirse bu fiili ona Mümin sıfatını kazandırır.
Nefes olma yolunu artık iyice anlamaya başlayan
nefis'e Gayb sırlarını açarak; okyanusta kuru dal parçası üstünde ve
güneş altında kalmış bir damla nasıl ki bir hiçse, nefislerin de Zat'ı
yanında aynı şekilde bir hiçten ibaret olduğuna idrak ettirir.
“ Hiç eski Türkçede tuz anlamı taşır. En değersiz
mineral olmasına karşılık olmazsa olmaz bir maddedir. ”
Mümin sıfatı, imanın kemalât noktası olup tarifi;
İnsan gökyüzüne bir saç teliyle asılı olsa,
yeryüzünde fırtınalar kopsa, kasırgalar tufanlar birbirini kovalasa,
zelzeleler olsa, yanardağlar patlasa ve lavları gökyüzüne ulaşsa, gök
yarılsa ve yağmur yeryüzündeki suyu dağlara kadar yükseltse, dalgalar
vurduğunda dağları yerinden oynatsa o imana ulaşmış, Mümin sıfatı sahibi
nefis bilir ki;
Allah dilemedikçe ona zerre kötülük dokunamaz.
Ve gene bilir ki Allah muhafaza etmezse bunlara
dahi gerek yoktur insan bir kaşık suda boğulur.
Mümin sıfatına sahip kişiyi ne bir korku ne de bir
endişe kaplar.
O dünü düşünerek hüzünlenmezken, gelecekten de
endişelenmez.
O Rabbinin muhafazasında onu seyir halindedir ve
beşeri görevler ile insani vazifelerini eksiksiz yerine getirmesine
rağmen tüm bunların hiç birisi onu ilgilendirmez.
Bu duygular içinde olan nefise birkaç perde
aralayarak onun fiilini hayret makamına Müheymin ismi ile çevirerek onu
hayret makamına ulaştırır ve onu mest ederek kendinden geçmesine
yardımcı olur.
Hayret içinde olan nefislere hiçliklerini
hissettirmenin yanı sıra, onlara Aziz ismi ile muamele ederek Zatına ait
olan yenilmez ve mutlak galip olma makamını onlara da tattırır.
Burada insan hiçbir fiilinde yenilmez olur,
Yenilmez unvanı alır.
Bu esnada hayret içinde kendinden geçmiş ve kendine
dönemeyen nefisler ile açılanlar karşısında memurluğa düşemeyen akıllara
Cebbar ismi gereği hükmünü cebir ile zorunlu olarak ister istemez kabul
ettirerek algılama eksikliklerini giderir.
Bu isimde fiil işleyen kişi her durumda kendini
kabul ettirerek Cebbar sıfatı kazanır.
Ledünni sıfatı bir ara sıfattır ve bu noktada
ufaktan aralanarak Mütekebbir ismi ile insan her türlü hadiseye vakıf ve
şahit olur, bu sıfatla da sıfatlanır.
Halik ismiyle Allah’ın yoktan var etme esmasıyla
tanışır.
Yaradanın yaratıcılığına şahit olan kişi her şeyi
kendi yaratıyor hissine kapılır.
Bu noktada insan pek çok hatarat ve vartalara
kapılabilir.
Çünkü dilediği en olmayacak işlerin olduğunu görür.
Hiç olmayacak dileklerde bulunur ki olmasın diye
onların dahi olduğunu görür.
Zorlu bir fasıldır ama tahminde bulunmayı terk
ederek ve de konuyu havadan sudan sonucunun kendisini ilgilendirmediği
konularda eskiterek de kolayca geçilir.
Allah’ın Halik ismi ile yarattığı mahlûkatı Bâri
ismi ile harmanlayarak eşsiz benzersiz ve daha önemlisi kusur ve noksan
bulaşmamış yepyeni uyumluluklar meydana getirdiğini izler. Bu noktada
kendi elinden vesileler halk edilir.
Yine çetin bir esmadır ve kendinden bir şey
bilmeden sadece seyretme yeteneği kazanılmışsa, seyredilerek Allah’a ait
yeni güzellikler görülür. Eşyanın hakikatine de nasipse bu noktada
ulaşılır.
Adı olan her şeyin cismi de vardır.
Musavvir esması ile anılan her ne olursa olsun
vücuda gelir.
Akla gelmesi, adının söylenmesi o şeyin var
olduğuna delildir.
Batıl itikatlarda isimsizler bahsi geçer.
Bu bahis o şeyin isimsiz olduğuna değil, isminin
henüz bu semada anılmamış olduğuna işarettir.
Bunu anlayamayanlar birtakım sapık düşüncelerde
boğulurlar.
İnsana düşen her ne anarsa ansın hayırla anması
gerektiği ve hayra değil şerre vesile olacak şeylerin anılmaması ve
hayata geçirilmemesi gerektiğini anlamasıdır.
Gaffar ismi ile bu vücutlara mağfiret eder, onları
affeder. Yani onları günahın ortasında günahtan arındırılmış bir koruma
çemberine alır.
( Bir topluluk pek çok suç işlese ve birisi de
onların içinde kafeste esir bulunsa... Suç işleyenler yakalanıp
cezalandırılırken o kafesteki suçlanmaz ve salıverilir, cezadan da
kurtulur. )
Bir insan nerede ve hangi konumda, ne tür bir
mecburiyetle ve ne iş ile meşgul olursa olsun; kalbi Allah ile meşgul
oluyorsa, Allah onu muhafaza eder.
Kahhar ismi ile önce onu cezalandırıyormuş
görüntüsü verir. Ancak daha sonra onu kendisine uzanan yolda oyalayan
kimliklerden soymak üzere noksan kimlik elbiselerini parçaladığını
anlamasını sağlar. Bu anlaşılma tamamlanıncaya kadar süren bir süreçtir.
Vehhab ismi ile Rahim sıfatını tetikler ve kişiyi
hizmet etmesi için himmete boğar. Her yönden nimet yağar. Bu esnada
gözler verilenlerle mi oyalanıyor yoksa onların üstüne basarak kendisine
bir adım daha çıkıyor mu diye de izler.
Rezzak ismi ile ona zahir ve batında her neye
ihtiyaç duyacaksa verir. Nefis bunu az bulabilir ama ilahi bir ölçü ile
verilen tam gerektiği kadardır. Aslında nefsin az bulduğu rızık değildir
çünkü o tamı tamınadır, azımsanan zahir dünya nasibidir.
Fettah ismi ile nefse yeni yeni ufuklar açar.
Pek çok noktayı keşfetmesini ve onu tam anlayarak
fethetmesini sağlar.
Âlim ismi ile insana nefsinin o ana kadarki
seyrinde aldığı haz ve tad çerçevesinde bilinmeyeni hissetme ve
bilinenin hakikatini sezme oyunlarını yaşatarak ama aslında bilinen her
şeyin suret olduğunu, hakikatte her bilinenin sadece bir işaret olduğunu
gösterir.
Kâbid ismi ile biraz oynar nefislerle ve rızık
miktarı hemen hemen değişmezken daralır.
Bir şeyin daralması ya da genişlemesi o şeyin
miktarını değiştirmez. Kâbid halinde daralma vardır yani elde edeceği
şey yine aynı olsa da onun elde edilişi zor olur. Elde edilen şeyin tadı
tuzu da olmaz. Ayrıca bu esmada nasibin de azalması söz konusudur.
Bâsit ismi ile de biraz oynar ve gıdıklar nefsi
yoldan çıkıyor mu diye ve rızık miktarı hemen hemen yine değişmezken
genişler. Kabız halinin peşine gelir genelde. Rızık kolay, bazen az
çalışarak bazen de hiç çalışmadan ele gelir ve bu esnada da nasip
boldur, akar. Elde edilen şeylerin tadı çok lezizdir.
Hâfid esmasına Bâsit esmasının peşinden girilir.
Onca rahatlığı, bolluğu ve nasibi en değersiz hale düşürerek maddenin
manânın önünü kesmesini engeller, maddeyi insanın gözünde değersiz
kılar.
Râfi isminde, Hâfid halini anlayan, Rabbinin onca
değerli şeyi değersizleştirme sebebini kavrayan nefisi baş tacı yapar.
Ona pek çok payeler vererek diğer nefisler karşısında övülmüş hâle
getirir.
Tüm bu övgüler de yine baştan çıkarıcı tuzaklardan
ibarettir.
İnsan bilmelidir ki her esma onu ondan alıp aslına
yöneltmeye yarayan bir üst metottur.
İstikametin sonunda vaat edilen bir krallık ve
krallıkla birlikte krallığa ait içindeki her şey onun olacağı zaten vaat
edilmişken, varacağı yere varmak yerine yolda oyalanan, yol
üstündekilerle oyalanan, vasıta ve vesilelerle meşgul olup orada kalmayı
seçen ne ahmaktır.
Muiz ismiyle nefsi aziz eder.
Yani kendisine yönelmesine ve ibadetin hakikatine
izin verir ki
Her yönelişte o yönelişe icabet ederek bunu
hissettirmek suretiyle anlatılmaz bir haz içinde bırakır.
Müzil ismi ile Muiz’in sarhoşluğu ile kabaran ve
şımaran nefsi anında rezil eder. Burada nefis şuçu olmasa da iftiralara
uğrar başına olmadık işler gelir.
Yaşadıklarına rağmen nefsin sadakate gelmesi
zamanına kadar da sürer türlü rezillikler. Rezillikte nokta da koymaz,
rezilliğinin önünü ve yolunu da açar batabildiği yere kadar batışını
izler insanın.
Bazı yollarda esmaları belli bir farklı sıralamayla ve de her birini
farklı sayı ve şekillerde talim ettirirler. İşte bu yollar bu şekle
işarettir.
Nefis feryattadır.
Sözünü kimselere duyuramaz, önceki azizliğin yerini
alan rezilliği ile arada kalmıştır.
Tek çarenin Rabbine seslenmek olduğunu anlayarak
ona yakarır. Ve Yaradan onu Semi esmasıyla şeş cihetten işitir.
İşittiğini de hissettirir.
Basîr ismi ile onun rezillikler içinde iken
isyanını terk ederek lâyıkıyla kendine yönelişini görene kadar izler
ve her anıyla onu gördüğünü de hissettirir.
Nefis abidik gubidik dese de bakar ona sığınmaktan,
ondan yardım dilemekten başka çare de yok, yol da yok…
İsteyerek ya da istemeyerek gelin ayeti zuhur eder.
Bu noktada nefis isteyerek ya da tüm kaleleri
yanmış bir vaziyette çaresiz Allah’a yöneldiğinde;
Hakem ismi ile nefsin
artık kendisine yöneldiğine hükmeder.
Bu hükmünü de gelişi ne şekilde olmuşsa olsun nefsin
leyhine kayda geçirtir.
Adil ismi ile yaradılış gayesi belli olan nefsi
hükmü çerçevesinde tartar ve hak ettiği manâ makamını ona verir.
Lâtif ismi bir devre arasıdır.
Bu noktada Rahim sıfatının tecellisi himmet'i
gayrete getirerek yeniden çıkılacak yolculuğun devamı için nefsin
gönlünü alır ve yumuşaklıkla yolun devamına hazırlar.
Hâbir ismi ile bu devam yolculuğu ve konusu
hakkında nefsi haberdar eder.
Hâlim ismi ile önceki hesapları siler, yolculuğa
borçsuz ve salim bir şekilde çıkmasını sağlar.
Azim ismi ile azametini tefekkür ettirir,
Büyüklüğüne idrak sağlar ve bu yolla gafletten
kurtarır,
İmanını kuvvetlendirir,
Ne denli aciz ve ne denli kusurlar içinde olduğunu
anlamasına olanak verir.
Âlemin düzenliliğini, yaratılış gayesini, verilen
nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini; Hayvanat, Nebâdat ve
Tabiattaki aczi, icazı tefekkür eden nefis, Rabbinin sonsuz ihsanlarıyla
kullarını nasıl donattığı karşısında O'nun büyüklüğünü idrak eder.
Gafur ismi ile her şeyden haberdar olmasına
karşılık onları nefislerin yüzüne vurmayıp üstünü örtüşünü, sadece
nefislerden değil melekût âleminden dahi gizleyişini anlatır.
Bu noktalarda fiil anlamaktan ibarettir diyelim.
Ama bilelim ki insanın anlaması için başından türlü
türlü olaylar geçer.
Ta ki yaşadıkları ile esmayı gerçek manada anlaya..
Zaten anlayıncaya kadar kırk gül deren de olur,
kırk satır ya da kırk katırı tercih eden de.
Bazı nefisler gül dermekten haz almaz.
Fıtrat denilen yaradılış mayası buna müsait
değildir
Bu nedenle Rabbi ona hoşlanacağı seçenekler sunar
ve der ki,
Kırk katır mı kırk satır mı?
Zaten maksatlardan birisi de haz denilen oyalayıcı
melânetten de kurtarmaktır nefisi.
Gül bahçesine giren ve o güzelim gül kokularını
koklamak dururken elindeki kokulu silgiyi koklamak gibidir bu noktadaki
haz.
Hazzın aslı Allah’ı anlama noktasında
hissedebilmektir.
Bir vardır ibadeti yerine getirmek,
Bir vardır tadili erkân ile yapılan tam doğru
ibadet
Bir vardır bunun üstüne huşû denilen ilahi zevki de
ekleyerek istekle yapmak
Bir de vardır ki huşû’nun da ötesine geçip hudû’ya
ulaşmak
Allah dediğinde damarlarındaki kan çekilir.
Vücudunun her zerresi sanki dile gelir ve onlar da
Allah der.
Hudû ile huzur’un Arapça yazılışları aynıdır.
Huzur ehli dediklerimiz işte bu Hudû sahibi
insanlardır.
Onlar her ne yaparlarsa yapsınlar her daim
huzurdadırlar.
Gene dağıtıyoruz değil mi konuyu neyse biz
esmalarımıza dönelim yoksa Allah’ı anlatmanın sonu yok.
Gafur ismi ile her şeyden haberdar olmasına
karşılık onları nefislerin yüzüne vurmayıp üstünü örtüşünü, sadece diğer
insanlardan değil melekût âleminden dahi gizleyişini anlatır.
Demiştik en son…
E bu noktada Şekûr ismi artık farz olmuştur insana.
Tüm her şeyin kendisinin Rabbine yönelmesi için
olduğunu anlayan nefis şükür içine girer.
Ama bunun nasıl yapılacağı konusunda bocalar.
Şükrün nihayetinin insanın şükür edemeyeceğini
anlaması olduğunu da kırk deste gül dererek ya da kırk katıra bağlanıp
çekilmek suretiyle anlayarak Şükür esmasını da kendine sıfat eder.
Her kime sorsalar artık onun için şükür sahibidir
daima Rabbine şükreder derler.
Âli ismi ile Allah kemal sıfatlarını ve şanını
sergilerken her bir sıfatın aslında kemal sıfat olduğunun idrakinin de
kapısını açar.
Kebir ismi ile kemalinin son noktası olan
Kibriya’nın da sahibi olduğunu tüm hudutsuzluğu ile örneklemeler
yaşatarak idrake açar.
Hafız ismi ile sevgisine ulaşan nefsi hıfzederek
muhafazası altına alır.
Bu noktada nefse ilham yoluyla, neyin yararlı neyin
zararlı olduğunu hissettirir.
Artık ona hiçbir zarar dokunamaz.
Bu durumdaki nefsin zıddının kendisine muhalefeti
azalarak ortadan kalkmaya başlar.
Mukit ismi ile her nesneyi nasıl ihata ettiğini ve
maddînin yanı sıra manâ rızıklarını da nasıl dağıttığını anlaması için
nefsi bu noktada da rızıklandırır.
Hasib ismi ile neyin neyi tetikleyerek sonunun
nereye varacağının idraki noktasını yine yaşata yaşata açar.
Celil ismi ile Zatına ulaşma yolunda sıfat
silsilesinin Celal'den açılımına işaret ederek, hangi isminin hangi
ismine, hangi sıfatının hangi sıfatına amirlik yaptığını sergiler.
Kerim ismi ile seyir ve hayret içinde Rabbini
tanımaya çalışan nefse himmet ile yetişir.
Ve zerre miskal yapılan hayrın yapana ulaşan
anlatılmaz ölçüsüz faydalarını örneklerken,
Yapılan kötülüğe hesap noktasında gösterilen sabrı
ve süreyi, onu affetmek için verilen çabayı apaçık anlatarak nefsi bir
kere daha mest eder.
Rakib ismi ile her şeyi kontrolü altında tuttuğunu
ondan emirsiz yaprağın dahi kıpırdamadığını, inen her yağmur damlasının
kontrol edildiğini sergiler.
Mucib ismi ile kendine yönele nefislerin
seslenişine icabet ettiğini,
Hayrına olan yakarışların o an hesabını görürken
diğerlerinin hesabını uzattığını izah eder.
O an hesabı görülenden daha büyük bir menfaat,
birkaç ek şart yerine geldiğinde katlıyorsa bekler ve şartların yerine
gelmesini gözler.
Vâsi ismi ile rahmetinin gazabını ne denli
geçtiğini;
Okyanusta bir ada olsa, adadaki ağaçta bulunan bir
karganın ağzına çamur bulaşsa, karga da ağzını okyanus suyunda yıkasa,
rahmet deryasındaki bu temizlik sonucunda günah mı kalır?
O çamur gazaba duçar günah olsa dahi okyanusu
kirletebilir mi hiç?
Örneğiyle yine yaşata yaşata pekiştirir.
Hâkim ismi ile bir hikmeti vardır sözünü belletir.
Her yapılandaki hikmetin idraki yolunu açar.
Tesadüf diye bir şeyin olamayacağını, nizam
içerisinde neyin nereye oturduğunu yine 40x40x40 ile gösterir.
Anlayın artık gösterir, sergiler vs. dediklerimizin
her birini 40 deste gül, 40 satır, 40 katır yolu ile bazısını yıllarca
sürecek çilelerle yapılandırıyor.
Çocukken gazeteler ek olarak sepet havası denilen bir karton
dağıtırlardı bazı bazı...
Herkesin bir piyonu olurdu ve ortada da bir zar olurdu.
Zar atardık ve mesela 5 atmışsak 5 hane ilerletirdik piyonumuzu.
Böyle böyle giderken kareler üzerinde yazılar olurdu.
"3 el oynama sen" , "15 hane geri dön" , "7 hane ekstra ilerle" vs gibi.
Burada da durum böyle bir noksan evvelden talimini yaptığınız 8 sıfatı
siler ta oradan fiillerle yeniden çalışmaya başlarsınız.
Allah dert keder vermeye.
Yoksa bu kırkları birde çekenden dinlemeli.
Emin olun yürek dayanmaz.
Son noktada o fiilleri işleye işleye ne zaman
sıfatı oldu kalkıyor üzerinden.
Ama en kolay yol bunların hiç birisini çekmemektir
diyeyim.
Karşıdan gelen 40.40.40 ları gördünüz mü hemen
Sen bilirsin ben acizim bu 40 deste gül dermek olsa
beceremem, kırk katıra bağlanıp gezdirilmeye dayanamam, kırk satırla
doğranmaya dayanamam. Senin Lütfün gazabını geçmiştir. Ne olur beni bu
imtihanlarla imtihan etme, sen geçir diye 100/100 samimiyetle yakarmak
ve nazlanmak lazım.
Allah nazlı kullarını sever ve yedi sene sürecek
çile yerine,
"e iyi o zaman sen de şu kediye bi su ver de onu ona sayalım"
deyiverir.
O sizinle irtibat kurmaya ve size kendini tanıtmaya
çalışıyor.
Kediye su vermek lazım.
Vedûd ismi ile sevginin kaynağına işaret ederek
kendisinin nefis'e olan sevgisini açar. Sevginin yukarıdan aşağı
olduğunu anlatır.
Sevgi yukarıdan aşağı indiğinde nefisler de ona
sevgi ile dönerken,
Bazı nefislere inen sevgide daha nefis o sevgiyi
almadan bizzat yöneldiğini ve
Bu yönelinen nefislerden bu aşamanın sonrasında
dönen sevginin aşk şeklinde tezahür ettiğini anlatır.
Bu cümle kuruluşlarını anlamıyorsanız düzgün yazmamış demeyin 40 kere
okumanız gerektiğinden böyle yazıldılar. Aman ha emek yemek memek amanın
da amanın
Mecid ismi ile halen akılla düşünen nefsin, yolu
açılmış olsa dahi onun azametini idrak edemeyeceğini, ona
yaklaşamayacağını, miraçtaki külli aklı temsil eden Cebrail'in buradan
ötesine ben geçemem yanarım demesiyle anlatır.
Anlatır da işte 40.40.40…
Bâis ismi ile mürde, ölü kalpleri diriltir.
Artık iflah olmaz denecek derecede kapkara olmuş,
dönülmez denilen günahlara gark olmuş nefise,
Tek bir tövbe ile tertemiz olunuvereceğini,
Hatta bu nasip olmuşsa işlenmiş günahları da sevaba
dönerek hanesine yazılacağını müjdeler.
Tövbe eden insanın tövbesinin kabulünün işareti,
Tövbe ettiği günaha tövbesinden sonra
yaklaşmamasından anlaşılır.
Tövbesindeki samimiyeti de tövbe öncesin
konusundaki endişelerinden kurtuluşundan belli olur.
Namaz kılmayan bir insan tövbe edip tövbesinde
samimiyet sergilediği noktada,
Önceki namaz borçları dahi silinirken o silinen
borç namazlar da kılınmış kabul edilerek artı hanesine yazılır.
bir zamanlar bir mübarek vardı. o ne tatlı bir ihtiyardı anarken için
yarıldı. yanındakiler bir gün bu tövbe öncesi namazları sordular...
Geçin onları dedi ve ekledi akşam namazı sonrasında kıldığınız 2x2 lik 4
rekat evvabin namazı var ya o namazı kılanın o namazdan önceki
kazasından bahsedilmez.
Tabi oradaki bir muzip saygıyla da olsa sordu
"Efendim o zaman sadece evvabinler'i kılsa bir insan borcu kalmaz mı?"
"Evet kalmaz ama unutmayın Allah ile oyun olmaz."
" O it oğlu itleri tanır."
Namaz borcu olmadığı halde nice rezilliklerle giden, ardından ne sözler
edilen insanlar var.
Allah muhafaza...
Tövbe ettikten sonra önüne bakıp tövbesine sadık
kalmaya gayret etmek yerine geçmişi ile uğraşan bir insan ahmaktır.
Şehid ismi ile nerede ne şekilde ve ne kadar gizli
de olsa, hatta tam bir örtü altında işlense dahi tüm fiillerden haberdar
olduğunu sergiler. (yaşata yaşata tabii ki)
Hak ismi ile ispata gerek olmaksızın her nesnede
aşikâre bir şekilde var olduğunun, her nesnenin zaten onun varlığının
bir delili olduğunu anlatır.
Vekil ismi ile tevekkül noktasında bir edeple
kendisine teslim edilen işleri nasıl yerine getirdiğini ve sonuçlarının
da nasıl yerli yerince olduğunu gösterir.
Kendisi ile meşgul olana her zaman nasıl vekil
olduğunu ve kendisinin ise vekile ihtiyacı olmadığının, onun dilemesiyle
tüm mükevvenatın çarklarının onun dileğini yerine getirmek üzere nasıl
döndüğünü mest ederek seyrettirir.
Kâvi ismi ile kudretinin sınırsızlığını her yönden
ispat eder.
Metin ismi ile hiçbir şekilde kuvvet ve kudretinde
azalma olamayacağını, bu kuvvet ve kudretin bir kaynağa ihtiyacı
olmadığı gibi her türlü kuvvetin de aynı zamanda kaynağı olduğunu
sergiler.
Bir orduda herkes general olsa o ordu bundan dolayı
kuvvet kaybetmez aksine tecrübeler zincirinden kuvvetlenir.
Velî ismi ile nefislere olan dostluğunu şefkatle
sergiler.
Onları sıkıntılarından sıyırır ve ferahlık verir.
Hayır’a atılan adımların önündeki engelleri
kaldırır.
Onları geçmiş hüznünü ve gelecek korkusundan
sıyırırken, ânı yaşamak ve tadını çıkartmaları için yanlarında olur.
Hamid ismi ile nefislerin kendisine yaklaşma
yolunda kat ettikleri noktayı hesaba çekmelerine fırsat verir.
Bu yol alışın tüm noktalarının kendisine ait
olduğunu ve nefsin hiçbir noktayı kendi gayreti ile aşamadığını idrak
etmesine olanak sağlayarak övgüye layık olanın Rabbisi olduğunu, nefsin
ancak Rabbine sığınması şeklinde bir noktada olacak kadar aciz olduğunu
idrak etmesine vesileler sağlar.
Bu sayede nefsin bu seyirler içinde ayağının
kaymasını önler.
Muhsi ismi ile kapkaranlık bir gecede, kara taşın
üstünde yürüyen kara bir karıncanın ayak izlerini gördüğünü, hangi yöne
kaç adım attığını saydığını göstererek her bir yarattığının hesabını ne
denli tuttuğunu sergiler.
Mübdi ismi ile dilediğini emsalsiz ve benzersiz bir
şekilde yoktan var edişini.
Mûid ismi ile aslını kaybeden şeyleri aslına
döndürüş şeklinde yeniden yaradışını sergiler.
Muhyi ismi ile cansız bir nesneye can verişini,
aynı kolaylıkla ölüyü diriltişini.
Mümit ismi ile kimi zaman mühlet vererek ve
işaretlerle, kimi zaman da apansız yok edişini sergiler.
Hay ismi ile her an diri olduğunu, uyku ve
uyuklamanın onu tutmadığını gösterir.
Nefis'e uykusunda da sorumluluk yükleyerek,
rüyalarını dahi sorgulamasıyla dirilik noktasında kapı açar.
Kayyum ismi ile nefislerin ve eşyanın duruşunu
gösterir.
Neyin nasıl başlamasının ne tür vesilelere
dayandığını sergiler.
Vâcid ismi ile her şeye sahip olduğunu ve ihtiyaç
sahibi olmadığını gösterirken vermekle de hazinelerinden hiçbir şeyin
eksilmediğine idrak ettirir.
Mâcid ismi ile nefisleri tam bir cömertlikle zafer
derecesinde bir başarıyla yani muvaffak kılar ki bu muvaffaklık
mutlaktır.
Yapılan yanlış görülse dahi her birini sonunda
hayırlara vesile kılarak her durumda o nefsin övgüye mazhar olmasını
sağlar.
Hak şerleri hayr eyler, zannetme ki gayr eyler,
Ârif olan seyr eyler, Mevla görelim neyler, neylerse gözel eyler.
Deme bu niçin böyle, yericedir o öyle, sen sonunu
seyr eyle, Mevla görelim neyler, neylerse gözel eyler.
Vâhid ismi ile inanılan ve tapılan tüm değerlerin
ve de Tanrıların kendisinin sıfatları olduğunu ve nereye seslenilirse
seslenilsin kendisine seslenildiğinin anlaşılması kapısını açar.
Böylelikle mutlak tek olduğunu da ispat eder.
Züleyha validemiz Salem diye seslenirken putuna
gene seslenişi o kanaldan Yaradana idi. Allah ona idrak kapısını açınca
Salem seslenişi Samed e döndü ve yine Yaradana seslendi bu yolla.
Samed ismi ile ihtiyaçlara gerek cevap vererek,
gerekse ortadan kaldırarak ihtiyaçtan doğan ızdırapları sona erdirir,
Yegâne ihtiyaç duyulanın kendisi olduğunun
anlaşılmasını nasip ederek,
Kendisine sahip olanın başka bir şeye ihtiyaç
duymayacağını,
Çünkü her şeyin kendinde mevcut olduğunu gösterir.
Padişah cariyelerini toplamış ve hazine odasına
götürmüş.
Şimdi dediğinde herkesin bir şey üzerine elini
koymasını ve eli neyin üzerindeyse onun ona verileceği sözünü vermiş.
Evet, şimdi dediğinde tüm cariyeler bir mücevherin
üzerine elini koymuşken cariyelerden birisi elini padişahın üzerine
koymuş.
Bunun üzerine padişah sen neden bir değerli
mücevheri tutmadın da elini benim üzerime koydun dediğinde cariye cevap
olarak;
Sizin açtığınız idrak ile size sahip olanın zaten
tüm bu hazinelere de sahip olacağını anladım efendim diye cevap vermiş.
Kâdir ismi ile kudretinin sınırsızlığını
tecellilerle anlatır.
Boştan dolu çıkartmaya, dolu olarak emin olunanı
boşa çıkartmayı kudreti ile sergiler.
Muktedir ismi ile fiillerdeki ilahi gücün
anlaşılmasına olanak verir.
Her şeyin sonunun onda bittiğini ve hiç bir şeyin
sonundan emin olunamayacağının idrakine ulaştırır kulunu.
Mukaddim ismi ile nefsin vezirliğini gözler önüne
sererek takdim eder.
Bu takdim ediş ona açılan yolda gitmesi gereken
ortalama yolun ne kadar ilerisinde olduğunun, bu ileri gidişte kendisine
sunulan ve helal olan neleri safra gibi görüp geride bırakarak
ilerlediğinin fiiliyatından ibarettir.
Muahhir ismi ile de kimi nefsin rezilliğini ortaya
koyar.
Helal dâhi olsa nelerle oyalanarak yolun ne kadar
gerisinde kaldığını, bu suretle neleri kaçırdığını anlaması noktasında
idrak açar.
Evvel ismi ile hiçbir mahlûk yaratılmadan önceki
Zatını anlatır.
Âhir ismi ile her mahlûk yok olduğunda da evvelki
gibi var olacağına idrak ettirirken
Zâhir ismi ile her nesnede aşikâr olan varlığını
ortaya koyar.
Bâtın ismi ile de aklın ötesinin de kendisi
olduğunu ifade eder.
Vâli ismi ile velayetini sezdirir.
Her sebebin velayetinden gelen emir çerçevesinde
halk edildiğini,
Adaletin hakikati ile birlikte açar.
Müteâli ismi ile hiçbir sebepten sarsılamaz,
İhsanlarının artması onda bir noksanlığa, acze,
zaafa sebep olamadığı gibi,
Mutlak gücün sahibi olduğundan gücünde artmanın da
söz konusu olamayacağını gösterir.
Berr ismi ile hak edilenin ötesinde bahşederken,
Yine hak edilen gazabı da erteler.
Bir iyilik yapıldığında onu kayda geçirecek meleği
belki nefis o iyiliğinden kendine çıkarttığı paydan vazgeçer de
nihayetsiz sevap yazarız derken,
Kötülük yapanın günahını yazacak meleğe de bekle
tövbe ihtimali oldukça ertele der.
Tevvâb ismi ile kulun bir hiç olduğunu anlamasına
türlü vesileler halk ederek,
Nefsin tekâmülünde kendine pay çıkarma isyanının
yok olmasına kapılar açar.
Müntekim ismi ile eskilere tövbe etmeden yeni
günahların peşine düşenleri izler.
Mazlumların yakarışlarına rağmen zalimlere mühlet
vermeye devam eder.
Çünkü Mevlâsı kuluna zulmetmez.
Kulun çektiği zulüm kendi belasıdır.
Ruhlar yaratıldığında Allah onlara ne olduklarını
unutturacak şekilde üfürdü ve sağ tarafta yarattığı Dünyayı tüm ziynet
ve güzelliğiyle ve aynı zamanda sol tarafta yarattığı Cehennemi tüm
dehşetiyle gösterdi.
“ - İsteyen dünya’ya gidebilir size dünyayı helâl
kıldım buyurdu. “
Cehennemin dehşetinden ürperen ve Dünyanın
güzelliğinden sarhoş olan Ruhların yüzde doksanı esma sıfatının tümünü
içeren güzeller güzeli Dünya’ya yöneldi.
Geriye kalanlara bu defa sağ taraftan Dünyayı silip
Cennet’i gösterdi.
Dünyanın güzelliğine rağmen huzurda kalmanın
zevkine sadık kalan Ruhların da yüzde doksanı Allah’ın sıfatının tüm
güzellikleriyle donanmış Cennetin güzelliği karşısında girdikleri
sarhoşluk ve sekir haliyle cennete yöneldi.
Geriye bir yüzde onun yüzde onu diye azdan az
olduğu ima edilen birtakım Ruhlar o gaflet üfürüğü anında gözlerini
yummuş, olan bitenle meşgul olmak yerine Rableriyle birlikte olmayı
seçmişlerdi.
Ve bunun neticesinde güzel ve dehşetli hiçbir
yaradılanla ilgilenmemişlerdi.
Ve de bunun neticesinde halen huzurda kalmışlardı.
Zatını aşikâr etse,
“ - Tur dağına göründü Tur dağı eridi “ olurdu.
Herkes secdeye kapanır ve kimse yerinden
kıpırdayamazdı.
Allah Sıfatlarının cem’i olarak Zatını perdelemek
suretiyle sordu;
“ – A be akılsızlar siz neye cennete gitmez de
burada oturur bekleşirsiniz? “
Kalan bu ruhlar cevap verdi;
“ – Senden daha güzel değil o Cennet dediğin şey
Rabbimiz. “
“ – Nereye gidersek gidelim hasretin sana olacağını
biliyoruz.”
“ – Ne olur bizi huzurundan yollama “
“ – Cennet dâhi senin huzurunda olmayı dilerken biz
nasıl senden geçelim de Cennet’e talip olalım. “
Bu bahsi duyan Dünya’ya meyletmiş ilk yüzün doksanı
ve
Kalan on’un da Cennet’e meyletmiş yüzün doksanı
geri döndüler.
“ – Affet rabbimiz biz de bu kalan azın azı ile
aynı düşünüyoruz artık gidişimizi yok say ve bizi de tekrar huzuruna
kabul et “ dediler.
Bunun üzerine Yüce Yaradan O af dileyen Ruhlara
seslendi;
“ – Elestü bi Rabbiküm “
Ben sizin Rabbiniz miyim?
“ – Belâ “ dediler Ruhlar.
Yani her ne olursa olsun seni Rabbimiz olarak kabul
ettik ve bu davamızdan da asla ve kat’a vaz geçmeyeceğiz dediler.
“ – Bu arzunuzun karşılığını benden başkasına
yönelerek kaybettiniz ama şimdi ikinci bir şans istiyorsunuz. “
“ – Artık bunun bir bedeli var bedavayken beni
almadınız “
“ – Her ne dersen yaparız yeter ki ikinci bir şans
ver Rabbimiz “ dediler.
“ – Peki, o halde dünyaya gidecek ve orada oranın
zamanıyla bir süre geçireceksiniz.
Bu süre içinde ben size orada bu ahdinizi
uygulamanız için fırsat vereceğim
Ama sanmayın ki orada güllük gülistanlıklarda
geçecek bu süre.
Sizi gerçekten bu isteğinizde samimi misiniz
imtihan edeceğim. “
“ – Sen ikinci bir şans ver de ne dersen onu
yaparız biz Rabbimiz.
Kaldı ki o dediğin süre kazanacaklarımız karşısında
nedir ki. “
Allah bu istekleri kabul etti ama karşılığında da o
Ruhlara birer senet imzalattı.
Senetler muhtelifti.
Kiminde Afrika’da açlık çekerek bir hayat sürecek
ve buna rağmen sana isyan etmeyeceğim,
Kiminde ise zenginlik içinde yüzecek ama bu
zenginliğimi kendim için değil sana ulaşma gayretinde olanlara destek
vermek için harcayacağım yazıyordu.
Her ruh önüne konan senedi seve seve ve rızayla
imzaladı.
İşiniz zor, başarı ihtimaliniz de buradaki boyaya
boyanış nispetiniz dolayısıyla düşük.
Ama siz istediniz biz de söz verdik.
Bir adım atanı 10 adım atmış sayacağız, bize yürüyene biz koşarız
buyurdu.
Kazanan herkes ilk an huzurda kalan gibi olacak ve
Son noktaya ulaşamamış olan da kazanma yolunda
gayretin neresine kadar çıkmışsa,
Ulaştığı yer kendisinden daha az yol kat edene
nazaran üstün olacağından,
Sonrasında kendisine Cennet’te diğer Ruhlara
nazaran üst mevki sağlayacaktır.
Ancak cennetteki Ruhlar üst katlardan haberdar olmayacağından hüzün
olmayacak..
Yalnızca muhabbete sebep olsun diye bir seziş olacak..
Dünya ve Cennetten şimdi Huzur’a talip olarak vaz
geçip imtihan dünyasına inecek olan Ruhlar size sesleniyorum,
“ – Dünyanın size iznimizle yapacağı efsun ve büyü
ile büsbütün bizi unutup, şu an elinizdekileri de kaybedip, cehennemde
temizlenmek ve sonrasında Cennet e girmek durumunuz da söz konusu.
Hatta ebedi olarak orada kalacak kadar alçalabilir
ve asla oradan çıkmaya da bilirsiniz iyi düşünün. “
“ – Bu konuda da evet diyorsanız senetlere ikinci
birer imza atıp teslim edin ve Dünya’ya iniş sıranızı beklemek üzere
dördüncü kat semadaki Ruhlar yastığına inin. “ dedi
Senetler imzalandı uygulama başladı.
Sonra Yaradan tüm azameti ile geriye kalanlara
“otuz dokuzlar” diye seslendi.
Siz de ineceksiniz Dünya’ya,
Ama sizin inişiniz sadece orada yaşanılanları
görmek ve şahit olmak için olacak.
O Ruhlara sizin içinizden seçeceğim Peygamberler
göndereceğim.
Doğruyu ve yanlışı her devirde anlatacaksınız
onlara.
Uyarıcı olarak gidecek ve uyaracaksınız onları
yollarını bulmaları noktasında.
Peygamber gönderme faslı bittiğinde yine sizlerden
seçeceğim Velilerle yeni nesilleri son Peygamberin sözleri ile uyarmanız
ve onu hatırlatmanız üzere görevlendirmeye devam edeceğim.
Tâ ki devirler bitip kıyamet kopana dek bu böyle
devam edecek ve sonunda da hesap görülecek, herkese hak ettiği
verilecek.
Buyurdu…
Ve ekledi;
“ – 39 gidin 40 gelin… “
“ – 40ncı kim Rabbimiz “ diye sorduklarında da
Kimi getirirseniz kabulümdür.
Sizin başaramıyor olsa da onda gördüğünüz bir
güzellik neticesinde seçtiklerinizden hesap sormayacağım ve sizlerle bir
tutacağım.
Söz söylendi, kürsü kaldırıldı, kalem kırıldı…
Biz de yine dağıttık.
Ne yapalım Rabbimden bahsetmeye doyamıyorum.
Neyse biz bir soluk daha alalım ve az kaldı esma
zincirini bir bitirelim hele…
En son ne demiştik?
Evet,
Müntekim ismi ile eskilere tövbe etmeden yeni
günahların peşine düşenleri izler.
Mazlumların yakarışlarına rağmen zalimlere mühlet
vermeye devam eder.
Çünkü Mevlâsı kuluna zulmetmez.
Kulun çektiği zulüm kendi belasıdır.
Demiştik…
Bu belâ Ruhlar âleminde azın azına talip olmaları
neticesi kendilerine verilen şans ile ilgili imzalanmış sözleşmeler
gereğidir.
Ne zaman ki bir masum’a,
Ne zalim ne de mazlum olmayan tamamen masum bir
nefse zulüm dokununca,
Haddi aşmış olurlar ki o andan itibaren olayı kamu
davası olarak ele alır yüce Yaradan.
Ve zalime haddini bildirecek şekilde zulmün ve
zalimlerin dayanaklarının belini kırar. Devamında zalimlerden masumun
intikamını alır.
Afüv ismi ile günahkârların günahlarını hiç
yapılmamış gibi kayıtlardan çıkarttırır.
Bu isimle muamele ettiği nefsin üzerinde olan kul
haklarını dahi kendi üstüne alarak karşılığını taraflara rızaları ile
takdim eder.
Raûf ismi ile şefkat nazarı ile kullarına nazar
eder.
Onlara kendisine yönelmeleri için sayısız olanaklar
tanır.
Kimi zaman güzelliklere gark ederek şefkatini
gösterirken,
Kimi zaman da şefkat tokadıyla onları yanlış
yollarından döndürür.
Mâlik-ül Mülk ismi ile hiçbir ortağı ve de hesap
vereceği bir makam olmadığını apaçık ortaya koyar.
Dilediğinden her verdiğini alır, dilediğine
sınırsız verir.
Bu alış verişlerin hakikatteki manaları da sadece
kendinde mevcuttur, buna akıl sır ermez.
Zül Celâl’i ve’l İkrâm ismi üzere Celâli ile nimeti
hak edene de etmeyene de yayarken,
İkram’ı sadece hak ediş noktasında hak sahipleri
ile hak edişini dahi gözetmeden sevdiklerinedir.
Muksit ismi ile maksadını iyiden iyiye açarcasına
bunca örneklerle kendini tanıttığı nefse adaletle hüküm vererek, hakkı
ve adaleti olduğu gibi uygular.
Ancak burada dahi kendi sevdiklerine türlü
vesileler yaradarak hakkı geçenlerle helalleşmelerine olanak verir ki
karşısına haksız olarak gelmelerini engeller.
Câmi ismi ile zıddiyetleri bir araya getirerek
toplar.
Kimi zaman bunları harmanlayarak noksanlarını
tamamlarken, kimi zaman da bir araya getirse dahi birbirlerine iki
denizin karışmadığı gibi karışmalarına izin vermez.
Gâni ismi ile hiç bir şeye ihtiyaç duymayacak
şekilde ne denli zengin olduğunu göstererek nefsi mest eder.
Muğni ismi ile dilediğini zengin eder ve zenginliği
onda kalıcı kılarak, hayatı boyunca zengin olarak yaşatır.
Dilediğini de hayatı boyunca fakirlik içinde
bırakır.
Bâzı kullarını zenginken fakir, bazılarını da
fakirken zengin yapar.
Fakir olan daha şanslıdır çünkü Allah fakirlerle
beraberdir ki onların fakirliğe ne ölçüde sabrettiklerini izler,
Zenginliği verdiğini de zenginliğini kullanışına
bakarak ne ölçüde bir şükür içinde olduğunu izler.
Burada zenginin imtihanı fakire nazaran çok daha
çetindir."
Mâni ismi ile nefislerin kolaylıkla yol almalarını
sağlar.
Zahirde bazen her türlü vesileyle kulunu teşvik
eder görünse bile batın elini onun işinin üzerine koyarak sonuçlanmasını
engeller.
Kul için neyin hayırlı olduğunu hakikat noktasında
bilen ancak odur.
Akıllar bunu idrak edemez.
En kolay yol teslim olmak ve yaşamak yerine
olayları seyretmektir.
Dâr ismi ile şayet Allah sana bir zarar
dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur.
Nâfi ismi ile Sana bir iyilik dokunduracak olursa
da O, her şeye güç yetirendir, onu engelleyecek bir kuvvet yoktur
bahsini ortaya serer.
Nûr ismi ile duyguya ait olan ve de
Akıl ve idrakin karanlıkları varken tamamen
zıddiyetle vicdan ve sezgide ortaya çıkan
Dış ve iç tecellinin tene yansımasını sergiler.
Neşenin sezilen kaynağıdır.
Hâdi ismi ile hidayete erdirir.
Bu noktada hidayetin zıddiyeti olan dalâlet yok
olur.
Hidayetin son noktası iman'dır.
İmanın kemalât noktasının tarifi;
İnsan gökyüzüne bir saç teliyle asılı olsa,
Yeryüzünde fırtınalar kopsa,
Kasırgalar tufanlar birbirini kovalasa,
Zelzeleler olsa,
Yanardağlar patlasa ve lavları gökyüzüne ulaşsa,
Gök yarılsa ve yağmur yeryüzündeki suyu dağlara
kadar yükseltse,
Dalgalar vurduğunda dağları yerinden oynatsa,
O imana ulaşmış nefis bilir ki;
Allah dilemedikçe ona zerre kötülük dokunamaz.
Ve yine bilir ki;
Allah muhafaza etmezse bunlara dahi gerek yoktur
insan bir kaşık suda boğulur.
İman sahibi kişiyi ne bir korku ne de bir endişe
kaplar.
O Rabbinin muhafazasında onu seyir halindedir ve
tüm bunların hiç birisi onu ilgilendirmez. Bu aynı zamanda Müminin de
sıfatıdır.
Bedî ismi ile öncesi olmayan şeyler yaratarak nefsi
hayretler içinde bırakır.
Artık her şeyi çözdük denildiğinde her şeyi sıfıra
düşürür.
Akıllar iflâs eder.
Tam keyifsizlik oluştuğunda yepyeni ilhamlarla
nefisleri tekrar keşiflere koşturarak mutlu eder.
Bâki ismine sahip Yüce Rabbimiz için zaman söz
konusu değildir
(yani bu söz onun Zatına işarettir, esma ve
sıfatlarına değil)
O'nun zatı zamandan beridir.
Burada münezzehtir demiyoruz çünkü münezzeh arınmış
temizlenmiş manâsı da taşır. Allah'ın Zatı olan "HU" ise zamana hiç
girmemiştir dolayısıyla münezzehliği de söz konusu değildir.
Onun sıfatlarının cem ismi olan Allah için münezzeh
diyebiliriz.
Şöyle ki bazı esma ve sıfatlar birbirini
tamamladığından o tamamlamalar olmadan bakıldığında noksanlık görülür.
Aslında orada da noksanlık yoktur ama bütünlük
sağlanmadan noksanlık yoktur da diyemeyiz.
Yani zaman ile bir alışveriş söz konusu olur.
Oysa Zatında parça tamamlama yoktur.
O her daim noksansızdı ve yine her daim
noksansızdır.
Evvel, Ahir, Zahir, Batın sıfattırlar ve Zatının
anlaşılmasına yönelik parçalardır.
Yoksa zatının evveli, ahiri, zahiri, batını birdir.
Bu nedenlerle Zatı için beri yani noksana hiç
yaklaşmamış ifadesi daha uygun.
Vâris ismi ile nefsin kıyametine işaret eder.
Sayılı gün sonunda nefisler menzillerine ulaşmayı
başarsalar da başarmasalar da kendileri için ölüm denilen kıyamet
kopacak ve nereye ulaştılarsa o makamdan ahirete intikal edeceklerdir.
Bundan sonrası bu âlemde değil akıbet âleminde yaşanacak, orada da
birtakım işlemlerle nefsin arınarak cennete ulaşmasına imkân
sağlanacaktır.
Çok azı cehenneme dahi ulaşamadan yok olurken yine
çok azı cehennemde ebedi kalacak bir kısmı da Araf denilen arada
kalmışlığın nişanesi olarak iki arada bir derede yaşayacak.
Fakat nefisler Allah'ın Zatına ait mülkün birer
birimi olarak ceset denilen dünya vücudundan kurtulunca,
Varis olan gerçek sahibine ulaşacaklardır.
Nefis eğer bu dünya hayatında "Mutû kable ente
mutu" fermanına mazhar olamamış, yani ölmeden önce Varisi olan sahibine
nefes olarak ulaşamamışsa öte yanda işi bir hayli zordur.
Allah için zor yoktur.
O bir şeyi dilerse olur.
Kimi zaman nefislere ek süre de verdiği olur.
Son nefesinde onu yeni bir beden ile sanal bir
âlemde 25 yıl daha yaşattığı vakidir.
Bu her nefse değil dökümü ve tesviyesi tamamlanmış
da sadece bi cilası olsa teslim edilebilecek ürüne uygulanan bir
ayrıcalık gibidir
Reşid ismi ile nefsin gösterdiği yolları aşmasını
izler ve istenilen asgari noktaya ulaşan nefisi Reşit ilan eder.
Sabûr ismi son noktadır.
Reşit olan nefis ona vasati ulaşmıştır ama daha
kemalâtına daha çok çok eğitim gerekir.
Bir şeyin vasat olması onun noksan olması değil
geçer not almasıdır ki 10 üzerinden 5 alan öğrenci geçer.
Geçer ama 10 üzerinden 5 alarak geçen öğrenci
vasattır.
Noksan değil ancak kemalât noktasında 10 üzerinden
10 da olmamıştır yani.
Bir nefis ancak öğretileri Sabır ile uygulamaya
devam ederek kemalâta ulaşır ve kâmil olur.
Kâmil olmanın da ötesinde nasip edilmişse 164
makamda bi sonrakine, bi sonrakine geçerek tekâmülünü tamamlar ve
Mükemmil olur.
Ve sonrasında Gâbe Gavseyn e dek olan bir yolda kim
bilir nerelere gider neler eder.
Tüm bunları soluksuz Dinleyen Orhan sanki bu süre
içerisinde o an kaybolur diye nefes dâhi almamıştı.
Pericik gülerek misal âlemi be Orhan’ım gerilme…
Rabbin sana bir kere güldü daha sıkıntıya koymaz
seni rahat ol dedi…
Orhan ise ben bunları ne yaşayabilirim ne de bu
imtihanlarda başarabilirim…
“ – Aman Yâ Rabbi senden sana sığınıyorum sen beni
senden muhafaza eyle deyiverdi. “
Pericik tebessüm etti ve Âlimler uzun zaman
lanetlenmiş şeytan kimden aldığı güçle Allah’a kafa tutuyor diye
düşünmüşler…
Sonunda anlamışlar ki lanetlenmiş şeytanın kafa
tuttuğu Allah’ın Zâtı değil…
Celâl sıfatından aldığı izinli güç ile Cemâl
sıfatına kafa tutuyor.
Cemal sıfatı Celal sıfatının babasıdır.
Baba hani oğlu ve beraberindekiler bazı noktaları
idrak etsinler de gerçeği görsünler, anlasınlar diye onun bazı noktalarda
kendisine kafa tutmasına izin verir ya bu da öyle bir şey.
16 Haziran 2010 devam ediyor...
Orhan, "zor" dedi.
Bunca Müslüman çile çekiyor, sıkıntının bini bir para...
Peki nedir bunca eza ve cefa?
Neden hep inananlar sıkıntıda? diye sordu Pericik'e dönerek.
Pericik;
“ – Belâ zaten Müslüman ve inanan için yaratılmış bir kavram" diye cevap
verdi.
İnançsız kesim için belâ olmaz. Onların başına bir şey geliyorsa bu
tamamen Allah'ın adaletinin adaletinin bir tecellisidir. Ve adı da belâ
değil ceza olur.
İnanmak kabul etmektir ama kabul etmenin de şekilleri ve dereceleri var.
Bir şeye kabul ettim denildi mi o artık soruşturmadan düşer. Kabul ettim
diyen kişinin o şeye ulaşma sürecinin tamamlandığına işarettir bu. 100
sayısının 99 dan büyük olduğunu kabul ettim dedi mi birisi, o andan
itibaren o kişinin 100 sayısını 99 dan daha büyük olduğunu kabul edip
etmediği soruşturulmaz. Fiillerine bakılır ve 100 sayısının 99 ile
mukayesesi denk geldiği zamanlarda 100'ün 99'a üstünlüğün vurgulanması
noktası da tamamsa olay bitmiştir.
Şeriat şeriat der dururlar da bilmezler ki şeriat kabul etmekten
ibarettir.
Namazın kılınmasını kabul eden bir kişinin namaz konusunda şeriatı
tamamlanmıştır. Bu andan itibaren namaz konusunda şeriatında
noksanlıktan kimse söz edemez. Kılıp kılmaması noktası şeriatın dışında
bir olaydır ve o olay da Kul ile Allah arasında bir konudur. Kul
hesabını sadece Allah'a verir. Ne din ne de bir alim bu konuda görüş
bildiremez. Sadece o kişide fiil noksanlığı konuşulabilir. Fiilini
düzeltmesi ve kabul ettim dediği bir olguyu hayata geçirmesi gerektiği
ve nasıl geçireceği konusunda destek olunulabilir. Destek olunulabilir
diyoruz çünkü daha ötesi zulüm kavramına girer. Hayatta kimse kimseden
sorumlu değildir. Sorumluluk tamamen kendi derecesinin yükselmesi
noktasında göstereceği iyi hallere bağlı olduğundan kendi menfaatine
fiili yolunda olmayan kişiye "iyiliği gösterin ve kötülükten kaçınmayı
anlatın" emri çerçevesinde yol, yordam göstermekten ibarettir. Bu
kötülükten kaçınma noktasında yol ve yordamı yazılı, sözlü ya da görsel
yollarla yaparken asıl olan iyiliği gösterme noktasıdır ki bunu sadece
kendi doğru fiillerine devam ederek izlenimler vasıtası ile yayabilir.
"Allah Nuh a.s.'a sen gemiyi yap hayvanları içine biz dolduracağız"
dedi.
Allah İbrahim a.s.'a Kâbe'yi inşa etmesini ve insanları oraya kendisine
ibadet etmeye çağırmasını emretti. İbrahim a.s. emre uydu ve Kâbe'yi
yaptı ama peşinden de bir soru sordu.
" Ey hikmetinden sual olunmayan yüce Rabbim, emrine uydum ve Kâbe'yi
yaptım ancak insanları buraya nasıl çağıracağım" dedi. Bunun üzerine
Allah "seslenerek çağır" buyurdu.
"Ey bana Halil'im diye seslenen güzel Allah'ım, sesleneyim seslenmesine
de sesimi bu ıssız yerde kim duyar da gelir" dedi. Ve bu söz üzerine
Allah son noktayı koyarak, "Ya İbrahim sen seslen biz duyururuz ve
duyanlar oraya gelecekler" buyurdu.
Evet Orhan'ım o gün İbrahim as. seslendi ve Allah da o sesi nasip
ettiklerine duyurdu. öyle ki o ses bugün bile semalarda yankılanıp,
nasip sahiplerinin kulaklarına ulaşıyor ki; halen duyanlar Kâbe'ye akın
ediyor.
Öyle...
Kabul etmenin de dereceleri vardır dedik ve açmadık onu da açalım.
kabul ettim dersen şeklen kabul etmiş sayılırsın ve kimse de bir şey
diyemez. Ama kimse sıfatının ötesinde O sıfatına sahip olan daha derine
bakar. kabul noktasında hasıl olan üç noktanın yerine gelip gelmediğini
gözler.
Birincisi; dilinle ikrar'dır ki; bu zahirinle kabul'e işarettir.
İkincisi; kalbin ile tasdik'tir ki; zahirinde kabul etiklerini batınınla
da tasdik etmiş olacaksın
Üçüncüsü;boynunla inkiyâd eylemektir ki; bu da davanın ruhunu benimsemek
ve hatta bu uğurda başını ortaya koymak, davayı canından aziz bilmektir.
Kabul ettim dedin mi daha kimse sana ilişmez. Ancak bu kabulünün
derecesinin hesabını Allah'a verirsin. Laf ile verilen hesabı da kabul
etmez Yaradan. Seni 1001 esması ile çırparak sözünün özünü sana
gösterir. kabulün neresinde olduğunu O zaten biliyor senin de bilmeni
sağlar. kabulünü tamamlamak isteyene yardım eder, samimiyetten noksan
olanı ise yoldan çekerek ezilmesinin önüne geçer.
Peki bu yollardan geçince tamam mı oluyor?
Tabi ki hayır.
Değer verdiğim bir mübareğin yanında birisi;
" aahhh ahh efendim kırk yıldır dizinizin dibinden ayrılmadım ama ne
kadar nasipsizim ki bakıyorum da bir arpa boyu yol alabilmişim" dedi.
bunun üzerine mübarek " Beyim keşke bir arpa boyu dahi bizden ayrılmamış
olaydın" diye cevap verdi.
Tüm bunlar sürdürülmekte olunan bir davanın işareti.
Anlaşmak için öncelikle davadan geçeceksin.
Ancak sözümü özünle dinle "vaz geçeceksin" demiyorum, "geçeceksin"
diyorum.
Çünkü vaz geçmek sadece gereklilik üzere geri çekilmektir. Oysa geçmek,
sınıf geçmek gibidir ve önceki sınıf ile ilgili her ne varsa geride
bırakılır yeni sınıfa başlanırken.
Hatıralar dışında önceki sınıfa geri dönmezsin.
Geçmek o davanın sendeki yerini ve izini hatıralara gömerek gündemden
düşürür.
Peki inançlı olmaktan bahis ettik ve Müslümanların sıkıntılarından söz
açtık. nasıl bir soru ve sorun var bu noktada?
Sorunun temelinde bir dava yatıyor.
İnsanlar sorulduğunda Müslüman'ım diyorlar.
Aslında bu dil ile söylense de aslını gönüller bilerek davaya
girişmemeli.
Çünkü kelimeyi şahadet getirmekten daha büyük bir küfür yoktur.
Tek Müslüman olan Allah'tır çünkü sadece Allah cc. Allah'ın birliğine
şahitlik edebilir.
Kulun Müslüman olmak için ettiği kelimeyi şahadet tamamen taklidi olup,
Müslüman olma yolunda teslim olarak İslâm'a girdiğini dile getirerek bir
akit imzalamasından başka bir şey değildir.
Hucurat suresi 14. ayetinde de bahsi bir nebze geçer ve orada;
قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â (şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Bu ayet bedevi'lerden bir kabile halkına nazil olmuştur. O kabile toplu
şekilde biat edince biz Müslüman olduk manasında olan Amennâ dediler.
Oysa ki âmennâ lafzını edebilmek için sözü dil ile ikrar, kalb ile
tastik ve boyun ile inkiyâd olan; özü zahir, batın ve ruh ile kabullenme
olan üç makama da eyvallah demeleri gerekiyordu ki henüz bu seviyede
değillerdi. Allah cc. da bunun üzerine bu ayeti indirerek;
Biat eden ve Kâletil a’râbu âmennâ iddiası
ile Müslüman olduklarını söyleyen o
Araplara de ki; kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum
yani siz henüz Müslümanlık mertebesine ermediniz, sadece
teslim olarak İslâm'a yani Müslümanlığa ulaşmak üzere doğru yola
girdiniz. ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â (şey’en), innallâhe gafûrun rahîm (rahîmun).
yani eğer Allah'a ve O'nun Resulü'ne itaat etmek suretiyle Allah'a ulaşmayı dilerseniz, amelleriniz,
fiilleriniz sizdeki eksiklikleri tamamlamak üzere fazladan giyindiğiniz
libaslardan (kalplerdeki Allah'ı unutturan gaflet giysileri) sizi
kurtararak, Allah için vazgeçmenin kazanma olduğu yolu size aydınlatarak
Müslümanlığa ulaştıracaktır. Muhakkak ki Allah, Gafur'dur (Gafur ismi ile her şeyden haberdar olmasına
karşılık onları nefislerin yüzüne vurmayıp üstünü örtüşünü, sadece
nefislerden değil melekût âleminden dahi gizleyişini anlatır.), Rahîm'dir.
(Rahim isminden verilenlerin bedeli yoktur ve
tamamen hediyedir. Çalışarak kazanılamayacak yüce şeyler için
kullanılır ve Müslümanlık da böyle çalışılarak kazanılamayacak
şeylerdendir, tamamıyla hediyedir bizlere)”
Ne demek mi istiyorum iyi dinle o zaman...
İbrahim as. malum hikaye Kâbe'deki putları kırdığı zaman çok keyifliydi.
O keyif ile yürürken yolda Cebrail as.'a rastladı ve Cebrail as. selâm
verdi ona.
Selâm'ı alan İbrahim as. mutlu ve mesut halinden doğan neşesiyle;
“ – Rabbime müjdem var Ya Cibril " deyiverdi.
Oysa Zahir'i, Batın'ı, Evvel'i, Ahir'i, bilineni ve de bilinmeyenleri
bilen hepsinin de Yaradan''ı olan Allah'a nasıl müjde verilebilirdi?
Fakat o hoş olaydan doğan sekir hâlinin masumiyeti tüm bu hataları setr
ediyor ve örtüyordu.
“ – Rabbin de beni sana zaten bu müjden için gönderdi Ya Allah'ın
Halil'i olan İbrahim " dedi Cebrail as.
“ – Söyle Halil'ime keşke Kâbe'deki putlar duraydı da kalbindeki putları
temizleyeydi dedi " dedi ve sırra kadem basarcasına yok oldu.
Üç dört hafta bu söz üzerine kendine gelemedi İbrahim as. ve kendisine
ne denilmek istendiğini düşünerek mecnun misali dolaştı durdu.
Bu sürenin sonunda yeniden gelen Cebrail as.'ı görünce, annesinin
memesini gören bebeğin sevinciyle doldu. Cebrail as.'ın sözleri anne
memesi mesabesindeydi. O memelerden ilâhi sütü içecek ve sorularının
cevabı bu yolla gelerek, cevaplar idrak noktasına ulaştığında
kurtuluşunun kapısı açılacaktı.
“ – Ya Cibril beni amansız dertlere kodun gittin. Kalbimde ne putu
varmış da Kabe'deki putları temizleyeceğime onları temizleyeymişim? "
diye sordu.
Bunun üzerine Cebrail as. ;
“ – Ya İbrahim kalbini ve gönlünü putlardan arındır. Kalbinde her neyi
besliyorsan o senin Mabudundur, İlâhındır, Taptığındır. "
“ – Evlat, iyâl, mal, mülk, çoluk, çocuk, ana, baba, mevki, makam,
hayat, memat, soru, cevap kalbinde bunlara ilişkin her ne varsa, sevgisi
olsun nefreti olsun her ne varsa meşguliyetin onunladır ve yöneldiğin
şeyler de Rabbin değil onlar olur. "
“ – Ya İbrahim gönlünü boşalt, bu putlardan temizle ve Rabbinin mülkü
olan o kalbi ona hazırla ki kalbin sadece onunla dolsun. " dedi ve
gitti.
İbrahim as. sevinse mi üzülse mi anlayamadı ortada kalmışlığın acısıyla
yemeden içmeden kesildi ve kendini tefekküre verdi.
Kalbini bunlardan nasıl temizleyecek ve o mülkü sahibini davet etmek
için hazır hâle getirecekti...
Yine üç dört haftalık bir belirsiz yaşantının peşine Cebrail as.
göründü, gülümsüyordu.
“ – Temizleyebildin mi Yâ İbrahim? " diye sordu tebessümle.
“ – Ne gezer... Temizlemek ne mümkün birini bırakıyorum öteki geliyor
karşıma perişan oldum " dedi.
“ – Peki şimdi bu kadar konuya seni hazırladığımız yeter nasıl
yapacağını anlatacağım, şimdi iyi dinle" dedi.
“ – Sana bu yolda rehberlik edeceğim, bu yol rehbersiz aşılmaz. Sadece
beni düşünecek ve öncelikle tüm nefretlerinden arınmış olarak, haklı
olduğun her davadan da geçerek, önüne her ne gelirse gelsin sen ilâhım
değilsin manâsında Lâ İlâhe diyeceksin, örneğin; evet evlâdım seni
seviyorum ama seni Rabbimin bendeki hoş bir emaneti olarak görüyor ve
sana olan bağımın Rabbime olan yönelmemin önüne geçmesini istemiyorum.
Sen ne hoş bir emanetsin ancak, sana olan ilgim tamamen zahiri ve sana
olan görevlerimden ibaret. birlikte olmamıza müsaade ettiği sürece de
seni seveceğim ama lütfen kalbime girme, Rabbimle meşgul bu gönülde
kendine yer isteme, dünyam sensin ama kalbim sadece Rabbimin mülküdür.
şeklinde her önüne gelenle helalleşeceksin ve kalbinden çıkartacak,
dünya yaşantının seyrine göndereceksin. "
“ – Kalbindeki tüm putları bu şekilde sadece ve sadece beni düşünerek,
benden gayrı her ne varsa bende yakarak sadece ve sadece ben kaldığım
zaman dek bu Lâ ilâhe zikrine devam edeceksin. " dedi ve gitti.
40 gün kendini bir mağaraya kapatarak tarif edildiği şekilde arındı
İbrahim as.
Ve 40 günün sonunda Cebrail as. yeniden geldi.
“ – Ne durumdasın ya İbrahim " diye seslendi selam verdikten sonra.
İbrahim as. gayet hoş bir eda ile tebessüm ederek
“ – Hepsinden kurtuldum Ya Cibril, sana odaklanarak ve yalnız seni
düşünerek hepsinden kurtuldum, mülkün sahibine hazır kalbim put kalmadı
" dedi.
Bunun üzerine üç defa
“ – Emin misin Ya İbrahim? " diye yineledi sorusunu ve her defasında da
aynı cevabı aldı.
“ – Evet eminim kalbimde hiç put kalmadı " ...
“ – Hayır halen bir tane var " diye cevap verince Cebrail as., İbrahim
as. irkildi ve sordu;
“ – Ben göremiyorum nedir o kalan put? " diye sorunca İbrahim as.
“ – Benim ya İbrahim... " diye cevap verdi Cebrail as.
“ – Yöneldiğin ve rabıta ettiğin ben..." diye de ekledi.
Bir anlık şaşkınlıktan sonra soru sormak istedi ama sorulardan da
arındığından soru soramadı İbrahim as. ve sessizliğe bürünerek cevap
bekledi Cebrail as. 'dan
Cebrail as. bunun üzerine tatlı bir tebessüm ile,
“ – Ya İbrahim Rabıtan yani kendisine yönelerek ondan gayri ne varsa yok
ettiğin, sana mürşitlik yapıp yol gösteren kişi kaldı " dedi.
“ – insanın kalbinde demin saydığımız türlerde 365 tane put mevcuttur ve
hepsinin görevi de seni kendilerine rapt ederek Allah'tan gafil olmana
sebep olmaktır. "
Onların bu yaptıklarına görev diyoruz çünkü Allah'ın dünyaya emri var ki
bu emrinde de;
“ – Sana yöneleni gölgesinin peşinde koşan kişi gibi oyala ve nasıl ki
gölgesini kovalayan kimse ona sahip olamazsa sana da olamasın ve sadece
oyalansınlar. Seni bırakıp bana yönelenleri ise, nasıl ki güneşe koşan
kimseyi gölgesi takip etmekte mecbur ise sen de aynı şekilde takip et ve
onların seninle oyalanmamaları için yükünü onlara taşıtma ve de her
ihtiyaçlarını gör " buyurdu.
“ – Bu şekilde görevli 365 puttan 364 tanesi dünyaya aittir ve sen
bunlardan Allah'a yönelerek kurtuldun. Şimdi son bir tane kaldı ki
bundan kurtulmak sana değil ona bağlı " dedi Cebrail as.
ve ekledi;
“ – 365.nci put yöneldiğin mürşidindir ki zaten görevi, seni kalbini
Allah'tan gayri meşgul eden 364 puttan temizlemende yol göstermektir. Bu
yol gösterme tamam olduğuna göre bizim de aradan çıkma zamanımızdır bu
zaman " dedi.
“ – Şimdi bizi iyi dinle; Lâ İlâhe diyerek tüm putlardan arındın ve arık
az sonra biz de aradan çekileceğiz. Biz çekildiğimizde derin bir nefes
al ve cümleni artık tamamlama zamanıdır ki Lâ ilâhe demeni tamamlayarak
tevhit et. Artık lâ İlâhe illallah tır bundan böyle zikrin. " dedi ve
aradan O da çekilip gitti.
Bunu takiben İbrahim as.;
“ – Lâ ilahe illallah " dedi ve der demez kalbinde türlü acayip haller
vukuu buldu.
Allah'tan gelen bir nida işitti o anda;
“ – Kim o Lâ ilahe illallah diyerek kalbimde Allah'tan gayri hiç bir
İlah yok iddiasında bulunan " diye seslendi.
Ve peşinden İbrahim as.'ın iddiasında bulunduğu üzere kalbinde Allah'tan
başka İlâh olup olmadığına bakmak üzere teşbihi bir surette kalbine
yöneldi.
Ve o tertemiz surette, her türlü puttan arınmış kalbe nazar ederek;
orada o an sadece kendisinin, Allah'ın bulunduğunu görerek şahitlik
edercesine...
“ – Eşhedü en lâ ilâhe illallah diyerek, Ben Allah cc. azimüşşan
şahitlik ederim ki bu kalpte Allah'tan gayri ilâh yoktur. " diyerek
İbrahim as.'ın Müslümanlığını tasdik etti.
...
“ – Uffff yoruldum Orhan'ım biraz Allah'tan kaçalım mı? " dedi pericik.
Nokta… ( devam edecek)
Siz de biz de bi nefes alalım da daha çok devam
edecek
Zaten bitmez de…
Bir yerde nokta deyip devam edecek yazmayarak orada
bırakacağız her halde…
|