Son yazı 16 Haziran 2010 saat 02:14 de eklendi...

Suyun sesi hep aynıydı.
"Hayatta su sesi dışında değişmeyen başka bir şey var mıdır?" diye düşündü.
Sorunun cevabı birden irkilmesine sebep oldu, değişen sadece kendisiydi.
Ne yaprakların rüzgârla hışırdamaları, ne kedinin miyavlaması ve ne de yağmurun kuru toprağa ilk vuruşundaki tıpırtı sesi…

Doğal olan her şey ilk andan bu yana hep aynıydı ve en ufak bir değişiklik söz konusu değilken kendisi nasıl bu kadar değişebilmişti.
Kafası karışıktı yoksa aslında kendisi de mi değişmemişti?
Öyleyse bu farklı hissediş ve düşünme anında kaşlarını kaldırması sebebiyle zaman içinde alnında oluşan kırışıklıklar nedendi?
Değişimi dışarıdan açıkça görülse de tüm giydiklerini bir kenara çıkarttığında hiç ama hiç değişmediğini fark etti.

25 sene öncesi canlandı gözünde ve o sözü 25 sene sonra da hiç değiştirmeden yine veriyordu sürekli...
Doğal olan kendisi aynı olmasına karşılık doğallığına giydikleri değişmişti.
Doğallığına farklı tat ve hissetmenin ötekilerini giydirmişti.
Neden diye düşünecekti ama bunların kendi seçimleri gibi görünse bile aslında mevsim değişimlerinde dolabındaki giysilerle sandıktaki giysilerin yer değiştirmesinden hiçbir farkı olmadığını hissetti.
Mevsim değişimiyle birlikte, kişilik sandığındakiler benlik dolabındakilerin yerini almıştı.
O an burada bir iddia sezinledi...
"Az önce benliğinin kişilik kazandığını mı iddia etmiş oluyordu?"
Bu noktaya gelip aşamadıkları için dağılan insanları düşündü ve derin bir nefes alıp vurgun yemeden önce yüzeye çıktı.
Kişiliğini kaybetmesinden dolayı çıplak kalan benliğinin arkadaşı Zafer’i nerelere sürüklediğini düşündü.
Üzerinde birkaç parça giysi varken pek çok insanla kavga edebilen birisinin, giysilerini çıkardıklarında kendinden güçsüz birine karşı koyamaması gibi bir şeydi bu.
İnsanın elli gram bile gelmeyen bir parça mayosu suya düşünce yüzememe ve kıyıya çıkamaması gibi de bir şeydi bu…

- “ Orhan yemek hazır, bekliyoruz seni… ” Fedakâr annesi sesleniyordu.
Hiçbir şey düşünmeden kendisinden kaçarcasına yemeğe geçmeyi denedi ama nafile bir çabaydı.
Bir keresinde damlatan bir musluğun ağzına parmağını koyarak sızıntıyı kesmeyi denemişti, ama bir dakika bile sürmeden suyu tutamaz olmuştu.
Kaldı ki onun düşünmeleri damlatma boyutunu çoktan aşmıştı ve tutulması da imkânsızdı...

- “ Anne siz başlayın iki dakika sonra geliyorum. “ deyiverdi…
Gayet sıradan ama üstüne gelinmemesi gerektiğini ve de yine derinlerde olduğunu hemencecik anlatıveren bir cümleydi bu.
Fedakârlık olayıyla ilgili bilgi gelecekti kendinden kendisine ve onu almadan gidemezdi.
Bir konuda kendisiyle ya da bir başkasıyla konuşurken konu asla önceden çalışılmamış olsa da insanın o konu hakkında nasıl olup da konuşabildiğini düşündü.
Konuşurken, cümleleri peş peşe sıralarken ve de o konuşulanı o an aklında da kurmadığı halde nasıl olup da konuşabildiğine hep hayret ederdi zaten.
"Nereden geliyordu o cümleler de dilinden dökülüveriyordu?"
 
Evet, yine bunun da açıklanamamasına karşılık herkesin konuşması üzerinde bir hâkimiyeti vardı.
Ama bu o anda mermi hızıyla yapılan ve anında oluşan bir süzgeçten ibaretti.
15 dakikada iki cümle ağzından kerpetenle alınan eski bir siyasetçiyi hatırlayarak tebessüm etti.
Ve fedakârlık konusunda kimseye bir şey anlatmıyor olsa da iç benlikten dış benliğe bu konu şu an aktarılacak ve dış benlik bu konuda da giydirilecekti.
Babası Kâmil Bey emsallerine nazaran mükemmel bir insandı.
Annesi ile babası orta muayyen yaşı geçeli çok olmasına rağmen, ikisinin birbirlerine sessiz sözsüz ama pek çok şey anlatan muhteşem bakışlar attıklarına çok kez şahit olmuştu.
Annesi çok sıkıntılı günler geçirmesine rağmen bu sıkıntıların içinden geçerken asla yaşamamıştı onları.
Olaylara takdir diyerek boyun eğen ve rutinine devam eden bir yapısı vardı onun.
"Zaten sahiplenmediğiniz bir şey nasıl sizin olur ki?"
"Sıkıntıyı ne yaratan sizsiniz ne de ona talip olan sizsiniz, bu durumda size ait olmadığı halde size verilecek bir kimlik elbisesinin provasından ibaret olan bir şeyi sahiplenmek ne denli doğrudur?" diye düşündü.
Annesinin fedakârlığı "kendisini merkeze koymaması" gibi çok basit ama müthiş işleyen bir mekanizmadan ibaretti.
Asla bir güne bir gün sinemada şu film oynuyor gidelim lafını ondan duymamış olmasına rağmen, bizlerden biri bunu söylediğinde onun zevkine boyanıp aniden neşeleniverirdi.
Sanki uzun süreden beri arzuladığı bir şeyi elde etmişçesine bir sevinç duyar ve sizin beklide sıradan bir isteğinizi bir şölene, bir ziyafete çevirirdi.
İnsanda enteresan bir pozitif elektrik ve mutluluk oluşmasının temelini mimar Sinan’ı bile imrendirecek ustalıkla anında atıverirdi.
Bu kadının içine kendini ve sevgisini de katarak hazırladığı yemeğe asla saygısızlık yapılmamalı diyerek bir çırpıda eve giriverdi.
Eve girerkenki bu pozitif haz onda pek çok hormonun harekete geçmesine sebep olduğu için herhalde, birden mutlu oluvermişti.
Demek ki az önceki düşünce fırtınası bilmediği bir sebepten dolayı kendisine verilen bir hediyeydi herhalde...

- “ Oğlum çorbanı gene soğuttun nerdesin? “ Dedi annesi.
- “ Anne belki de sıcak içemiyorum ne bileyim bir şekilde az soğuması gerekli demek ki “  diyerek onu tekrar ısıtmayla yormamanın mutluluğuna uzandı.
Bazen sebepsiz de olsa mutluluk o denli yoğun oluyordu ki onu ufak şeyler dağıtamıyordu.
Hiçbir şey konuşulmadığı halde babası da neşelenivermişti.
Mutluluk da sıkıntı gibi insandan insana geçiyor galiba diye düşündü.
Babası neşelendiğinde yemek yerken hafiften ağzını şapırdatarak yerdi yemeğini.
İnsanı kendine getirmek diye bir şey varsa, yaşantısı insanın gerçek kimliği değildi demek ki...
Ve çalan telefon da Orhan’ı o tebessümlü halinden alıp kendine getiriverdi bir anda.
Kalkmak üzereyken babası “annen bakar siz yemeğinizi yiyin” dedi.
Annesinin cümleyi düşünmeden ve söylenileni dinlemek noktasında da yaşamadan o bakacakmış zatencesine kalkışını seyretti. Yine aynı yapıyla ortaya konanı kendi arzusuymuş gibi sahiplenerek mutlu bir telâşla telefona gidişine baktı. Bu yapı da galiba bir tür hediyeydi. Çünkü çalışarak sonradan kazanılacak bir şey değildi.
- “ Semralar arıyor ” dedi annesi nezaketle ahizeyi kapatarak.
- “ Size sonunda küseceğiz hep biz size geliyoruz. Bizim de evimiz var ve misafir ağırlamak istiyoruz. Börek yaptım çayla yeriz çıkın gelin “ diyor dedi.
Semra halam aralarında çok yaş farkı olmasa da babamdan küçüktü ve babamı gerçekten çok severdi.
Eşi Murat eniştem ise halamın ağzına bakar, sanki her konuşması öncesinde ondan izin isteyen bir yapıya sahip emekli öğretmendi.
Çok hoş ve kişilik sahibiydi ama sebebini bilmediğimiz bir havada halamdan daima çekinirdi.
Meslek hayatı boyunca haksızlıklara susamaması sebebiyle onbir farklı şehir gezerek emekli olmasına bağlardım ben bunu.
Dile kolay söylemesi tabi. Bu gezginlik birikim yapmalarını hep engellemiş, her kendilerini toparlayışlarında yeni bir şehre göç ne var ne yoksa silip süpürmüştü.
Allah’tan babamın babasının babası, neyim olur büyük dedem diyeyim, ondan zamanında kalan bir şeyler vardı da emekliliklerinde Ankara’da kendi evlerinde oturuyorlardı en azından...

- “ Murat bayıltır gene bizi bu akşam, gündemde o kadar devlet ve hükümet meselesi var ki her birinde gördüğü her haksız durumu deşer de deşer bu akşam Perihan” dedi babam anneme.
- “ Aman sen de çok dinlersin ya zaten “ dedi annem ve ekledi “ Semra telefonda bekliyor.”
Bu gidilmesi gerektiğini ve konu üzerinde çok konuşmanın insanı sadece yoracağının bir ifadesiydi.
Babam yine de annemden bir söz kopartmak adına acil bir hamleyle “ çok oturmam ama bak “ dedi.
Bunlar artık rutin konuşmalardı.
Annem babamın yine konuları çekip çevirip eniştemi gıcık edecek bir noktaya getireceğini ve bundan aldığı keyifle annemin hadi hadi demesiyle ancak kalkılacağını biliyordu.
Kim bilir eniştem belki de acı çekmekten hoşlanıyordu ve zaman zaman bu acının çekilme zamanı depreştiğinde de gıdalanması gerekiyordu.
Tabi ben istem dışı sırıttım bu rutin ama çok tatlı durum karşısında.
Ama her ne kadar saf görünse de sadece kendi istediği için her şeye boyun eğdiğini ve fedakârlığının açılımını anlatırcasına “ Orhan hiç sırıtma sen de geliyorsun halan seni ve Eda’yı da özellikle çağırıyor “ dedi annem.
Bu son sözü sonrasında dünya kupasında gol atmış futbolcu edasıyla kimseler üstüne çullanmadan hazırlanmak üzere içeri kaçtı.
Tek seferde hazırlanmazdı asla.
Şimdi çorabını giyip çıkacak ve herkesi bi ayağa kaldırıp gidecekti.
Sonra eteğini değiştirip gelecek, kız kardeşim Eda ile epeyce bi birbirlerine söylenerek onu istediği şekilde giydirerek oraya götürme savaşı verecekti.
Sonra babamla onu giy bunu çıkar olayları neticesinde hazırlıklarını tamamlayacaklardı.
Bana evde bu konularda pek karışılmazdı.
Kardeşim Eda üniversite son sınıf öğrencisiydi ve kamu yönetimi okuyordu. Gerçekten de çok güzel ve bakımlı, bir o kadar da akıllı ve de terbiyeli bir kızdı.
Ben ise okuduğum fen fakültesi ile hiçbir alâkası olamayan büyük bir şirkette sadece emin olarak kabullenilmenin nezaretinde her servise yönetici adına destek veren, yönetimin aklı dili ve dudağıydım.
Ama asla kulağı olmadım.
Yani eminliğim iki taraflıydı.
Şirketimizin sahibi Uslu Beyin herkesin iyiliği ve işlerin esenlikle yürümesi adına şirket içinde gezen ruhuydum adeta.
Semra halamın da biri benden 4 yaş büyük ve eşini bir trafik kazasında kaybettikten sonra iki çocuğuyla anne evine dönen kızı Şeyma, Diğeri kardeşim Eda ile yaşıt bir kızı olan Esra ve de ortaokula giden oğulları Zeynel olmak üzere üç çocukları vardı.
Şeyma abla sürekli televizyon izler ve içlenirdi hep.
Esra ise benim tıpa tıp kafa dengim olan biyoloji son sınıfta okuyan ayın ondördü denen cinsten bir prenses, bir peri kızıydı.
Semra halamın aramızı hayırla noktalamaya yönelik pek çok gayretleri olmuş olsa da biz Esra ile o noktadan tamamen uzak, kanka denilen cinsten tamamen süper bir kardeştik.
Zaten birbirine bu denli tıpatıp benzeyen iki insanın evlenemeyeceklerini de gayet iyi biliyorduk.
Ufaklık Metin ise futbolla yatıp futbolla kalktığından bize sadece selam verirdi.
Anne tarafımda Avustralya’da yaşayan Kemal dayım dışında akrabam yoktu.
O da zaten 3–4 yılda bir bazı haklarını kaybetmemek için memlekete gelir ve hemen de dönerdi.
Biz ise hiç gitmemiştik Avustralya ‘ya ve zaten davet eden de olmamıştı.
Baba tarafımdan büyükbabam ve babaannem hayattaydı ve memleketimiz Amasya ’da münzevi bir hayat sürüyorlardı.
Gitme olayının gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunun farkında olarak hiç birimiz de hır gür çıkartmadan hazırlanıp, kapıya çıktık.
“ Ben arabayı ısıtayım siz üşümeyin iki dakika oyalanıp çıkın “ dedim.
Şubat ayındaydık ve Ankara bu yıl pek soğuk olmasa da akşam ayazları her daim meşhurdu. Birkaç dakika sonra bizimkiler de geldi ve hareket etmek üzereyken ön cama birinin sert ve seri bir şekilde vuruşlarıyla irkildim.
Ön yargısız ve dikkatle bakınca cama vuranın şirketin müstahdemlerinden Hayri Efendi olduğunu fark ettim.
Refleksle camı açarak "hayırdır Hayri Efendi" dedim.
- “ Sorma beyim Uslu Bey ilaç fabrikasındaki odasında vefat etmiş, sizin telefonunuz kapalıymış sanırım, beni buraya yolladılar. Çok şükür siz hareket etmeden yetişmişim “ dedi.
İlk şoku atatmamı takiben dilim çözüldü ve
“ ne diyorsun daha elli altı yaşında değil miydi o? “ deyivermişim.

Evet, Uslu Bey gerçekten de adı gibi bir insandı. Hiç çocukları olmamış, kendini işi ve ibadetine adamış, hayırsever ve de eminim pek çok kişi tarafından hayırla yâd edilecek birisiydi.
İyi beslenememekten dolayı oluşan bir kemik hastalığının ilacının mâliyetininin tamamını vakıf olarak kendisi karşılayan ve sadece ambalaj maliyeti üzerinden piyasaya süren adam gibi bir adamdı.
Bir televizyon programına çıkmış ve bu davranışı karşısında ne elde ettiğini soran spikere çantasından çıkarttığı bir tapu belgesi göstermişti.
Üzerinde adres kısmında cennette filanca numaralı köşk yazıyordu.
Spikerin şaşkın bakışları arasında o tapuyu yırtıvermiş ve ahanda o da çıktı gönlümüzden Allah isteyene versin o köşkü bize onun rızası yeter demişti.
Evet, bu adamın öldüğü haber veriliyordu şu an bana…
- “ Nasıl olmuş peki? “ deyiverdim.
- “ Bilmiyorum polisler inceliyorlar ve sizi istediler. “ dedi.

Arabadaki herkes şoktaydı yeni fark ettim.
Konuşuyordum belki ama belli ki ben de şoktaydım.
Çok nadir gördüğüm dayımın yerine koyduğum ve gerçekten de bir baba yakınlığı gördüğüm bir insanı bir daha göremeyeceğimin de ötesinde polisiye ölümünden bahsediliyordu.
Hayri Efendiyi de arabaya alarak bizimkileri eve dönüşün kendilerine ait olduğu noktasında uyardıktan sonra halamlara bırakıp şirkete doğru yola devam ettim.

Fabrikaya vardığımda ambulans sayısından tek ölenin Uslu Bey olmadığını hissettim.
Evet, Uslu Bey ile birlikte sekreteri ve de odacısı da ambulanslarda ebedi oldukları anlaşılacak şekilde ceset torbalarında sadece başları görünecek şekilde yatıyorlardı.
Güvenlik görevlisi de başı sarılı vaziyette ambulansta oturuyordu.

Arabadan inince “ Orhan Bey bu mu? “ diye soran sese döndüm yüzümü.
“ Evet “ dedi istenilen emaneti getirip teslim edercesine Hayri Efendi.
- “ İyi akşamlar ben Baş komiser Selahattin “ diyerek elini uzatan kişiyle tokalaştık.
- “ Üzücü ve pek çok soru işareti olan bir olay var önümüzde “ dedi Selahattin Baş komiser.
- “ Ön sorgulama sırasında avukat Emre Bey’i de çağırttık ve dinledik, düşmanı yoktu dedi bize.
Uslu bey’in eşi Asuman Hanım da evinde iki hizmetçisiyle birlikte ölü bulundu.
Ev alt üst edilmiş, belli ki bir şeyler aranmıştı “ dedi ve ekledi;
“ Avukat Bey olaya anlam veremediğini söyledi ve bize vasiyetiyle henüz sizin bilginiz olmaksızın her nesi varsa size bıraktığını belirtti. “ dedi.
- “ Size ne soracağımı da bilmiyorum ama sanırım uzun süre birbirimizi göreceğiz “ dedi.

Kayısı ağacını sallarlar da gömleğinizin eteğine patır patır düşen kayısıları toplamaya çalışırsınız ya,  bu kadar üst üste yeni bilgiyi toparlamak da benim için öyle bir şeydi ve her bir tanenin ayrı önemi olduğundan ne onları yere düşürmeye ne de kendim düşmeye imkânım vardı.
O gece yapacak pek bir şey yoktu.
Adli tıp içeri girilmesine zaten izin vermiyordu.
Cenazelerin bildirilebileceği bir yakını da yoktu...
 
Birden başına bir ağrı saplandı.
Bu onun zorlu günler öncesi evine gidip dinlenmesi gerektiğine dair bir işaretti.
Telefon açıp ailesine durumu özetleyerek eve geçti.
Düşünemiyordu ve tıknaz bir ihtiyar gibi oturup kalakalmıştı kapıdan girdiği yerde.
Derin bir nefes alarak doğruldu ve düşünmenin bile imkânsız olduğu bir olayı sabaha bırakmanın en doğru hareket olduğu düşüncesi ile yatağa girer girmez hayret edilecek bir şekilde hemen uyuyuverdi.
Sabah daha önce fark etmediği yerlerden gelen ezan sesleriyle uyandı.
Abdest alıp namazımı kılsam diye düşündü.
Kendine ait zamanlarda asla ibadetlerini aksatmazdı ama sıkıntılı anlarında o Rabbine değil Rabbi ona yönelir o da O’ndan aldığı güçle sıkıntılarının üstüne giderdi.
Böyle bir gönülden anlaşmaları vardı Rabbisiyle.
Yine öyle yaptı.
Yaradanı ile aralarında anlatılması ve anlatılsa da dinleyenin algılayamayacağı türden sıkı bir bağ vardı.
Dini ritüelleri yaşantısının içine nakşetmişti ve de böylece her zaman sabah el yüz yıkamalarının şekil itibariyle literatür adı abdest oluveriyordu.
Bu şekilde olmaya gayret gösterirdi kendine ait zamanlarında.
Bir tür motosiklete binerken giyilen koruyucu kask gibiydi bu olay onun için.
Kendine ait olmayan zamanlarında değil sadece, öyle değilken bile aynı korumanın devam ettiğini hissederdi.
Bu gün o zırhın her zamankinden daha sağlam olması gerekiyordu sanki ve o da öyle bir ön duygu ile sağlam yıkadı elini yüzünü.
İş yerine erken gitmenin de uygun olacağını düşünerek kahvaltı seremonisinden vazgeçti. Yoldan poğaça falan alırım diye düşündü.
Âdeti üzere önceden hazır pet şişe suyu ve annesinin de alışıp kese kâğıdına ufaladığı ekmek kırıntılarını da alarak dışarı çıktı.
Bahçe kenarında bulunan ağacın üst yanlarına inşa ettiği kuş suluklarını doldurdu ve yemlik kısmına da ekmek kırıntılarını koydu.
Şişede artan suyu da hemen duvar ile iç içe kalmış, asfaltın basıncı ile kökleri dışarı pörtlemiş ağaca döktü.
Tüm bunları bir mecburiyetten değil, sadece sadaka yerine geçtiğini bildiğinden yapıyordu. Yoksa bu zamanda keşke sadaka verebilecek gerçek kişiler denk gelse de versek diye düşünür, denk geldiğinde de sözünü yemez gücü nispetinde çaba sarf ederdi.
Ağacın suyunu verirken köklerini bir yetimin başını okşarcasına şefkatle okşadı.
Bizim milletimizin de kökleri ile olan bağı birtakım duvarlar ve bu asfaltın yapmış olduğu basınca benzer baskılarla zayıflatılmamış mıydı?
Evet, aynen böyle diye düşündü. Kendisinin yıllardır o ağacı kollaması gibi, Allah’ın da kökleri ile bağı zayıflayan bu milleti o bağı yeniden tesis edene kadar kollamakta olduğunu düşündü.
Bir kitapta okumuştu; Timur iki sene Bursa’da kaldıktan sonra bir Cuma hutbesi sonrası çiftçilerden birinin yeter artık gitsinler verecek bir şeyimiz kalmadı demesi üzerine;
Emir Sultan Hazretlerinin “ O halde gitsinler “ demesiyle birlikte, bir kundura tamircisinin başüstüne diyerek yerinden kalkıp çadırını toplamaya gidişini ve de çadırın ilk çivisini sökmesiyle sanki hareketleri ona bağlıymışçasına,
Timur’un “ çadırları sökün gitme vakti “ diye bağırmasını hatırladı.
Bu nedenle o ağaca su döktükçe bu milletin köklerinin de yaşayacağı gibi bir hisle ibadet tarzında yapıyordu bu işi.
Tüm bu düşüncelerle bahçe kapısından çıktığında gün yeni yeni ışıyordu.
Kapıdan çıktığında oraya ait olmayan bir arabanın içinde oturan iki kişinin evi gözetlediklerini fark etti.
Arabadan birisi inerek ona yaklaştı.
Kimliğini göstererek polis olduğunu ve Selahattin Baş komiserin kendisini bir süre korumak maksatlı uzaktan izlemelerini istediğini söyledi.
Onun arabalarını izlemek yerine kendi arabalarına gelirse daha emniyetli ve de hızlı bir şekilde şirkete ulaşacaklarını ekleyerek arabanın kapısını açtı.
Açılan kapıdan içeri girerken bundan sonraki günlerin eski günlere nazaran çok farklı olacağına ilişkin durumu hissetti.
- “ Simidiaaa simiidimm gevreek “ diye bağıran simitçinin sesi onun bu zorlu gününde tebessüm etmesine sebep oldu.
İçinde tahin olmadığından ne simitler artık gevrekti, ne de susamı susam değil Nijerya’dan gelen bir susam benzeri bitki olduğundan tadı tattı.
Ama gene de insanın arada canı çekiyordu.
İhlâsla yendiğinde eskisinin yerini tutar inşallah diye düşünerek “ oradan 8–10 tane simit versene “ dedi simitçiye...

Şirkete geldiğinde hiçbir şey olmamışçasına herkesin işiyle meşgul olduklarını gördü.
“ Olan oluyor, ölen de ölüyor ama hayat her şeye rağmen yine devam ediyor “ diye düşündü.
Necmettin Bey onu kapıda karşıladı.
Aniden yüzünde bir tebessümün belirmesine neden oldu bu olay.
Necmettin Bey şirkette ileri düzeyde dalkavuk ve yağcı birisi olarak nam salmış olmasına karşılık bunu bir menfaat umarak değil fıtratı gereği yapan iyi bir insandı.
Ve bu olayla durumun daha bir iyi farkına vardı. Tüm miras, buralar ve her şey artık onundu.
Üst kata çıktığında sabahın o erken saatinde baş komiser Selahattin Bey’i çalışırken buldu.
Ne zaman uyuyor bunlar diye düşündü. Gerçekten de çok zordu hayatları.
Samimiyetle “ Allah yardımcıları olsun “ dedi.
Onu gören Baş komiser Selahattin Bey seslendi;
- “ Günaydın Orhan Bey erkencisiniz. “
- “ Biz erkenciyiz siz hiç gitmediniz sanırım “ diyerek elindeki simit paketini ortaya açıp çay söyledi.
- “ Olayla ilgili cevap vermem gereken çok makam var ve sorulara bir mantıklı cevap bulurum derken sabahı ettim.
Ama nafile olay tam bir muamma. Ne çalınan göze görünür bir şey var, ne de bir tek sorunun cevabı.
Adamcağız o yaşta ve dini bütün olarak bilinen birisi olmasa olaya namus cinayeti diyeceğim nerdeyse “ dedi.
Selahattin baş Komiserin bu sorularına verecek bir cevabı olmadığını ifade edercesine
- “ çaylar soğumasın buyurun “ diyebildi.
Neyin neresinde olduğunu anlayamamışken neye ne cevabı verebilirdi ki.
Bunu sezinlediği kesin olan yılların kurt polisi Baş komiser Selahattin Bey simit olayını takiben adli tıplık ve kriminal bir olayın kalmadığını, kendisinin de artık gidip iki saat uyuması gerektiğini, ama en ufak bir ipucu ya da hatırlanacak bir konunun kendileriyle paylaşılmasının ne denli önemli olduğunu vs. ekleyerek ayrıldı.

Aradan geçen birkaç gün yeniliklerden yoksun ve sadece rutindi.
Bu süre zarfında olayın aslı zaten umurlarında olmayan gazete ve televizyoncular olayı didiklemişler, kafalarına göre acayip acayip haberler yapmışlar, olayın reyting yönü kalmayınca da ayaklarını kesmişlerdi.
Bu esnada hukuki aşaması tamamlanan miras da tarafına aktarılmıştı.
Bilinenin çok üstünde malı ve akarı çıkmıştı Uslu Bey ’in.
Sekiz farklı ülkede farklı gayrimenkul ve iştirakleri vardı.
Ama en ilginci Belçika ve Kanada’da bulunan, her ikisini de rakip olarak bildikleri ilaç firmalarında hatırı sayılır hissesinin çıkmasıydı.
“Memlekette zengin diye üç beş kişinin adı geçiyor ama onları cebinden çıkartacak ne zenginler var demek ki” diye düşündü...
 
Finanstan üretime, pazarlamadan araştırmaya, insan kaynaklarından bilgi işleme kadar alanlarda uzman olan altı kişiyi ve bunlara her zaman kendisine doğruları söyleyip doğru yolu tavsiye eden Mustafa Bey ile uçuk fikirlerine hep tebessüm ettiği ama aynı zamanda gıptayla baktığı Ender Bey’i de ekleyerek sekiz kişilik bir istişare kurulu oluşturdu.
Kurul ile arasına da koordinasyonu sağlayacak şekilde, hızlı ve eksiksiz çalışmasına her zaman hayran olduğu Ayten Hanım’ı uygun gördü.
Tüm ekibin emeklerinin karşılığını fazlasıyla alacakları şekilde maaşlarını ve harcama kalemlerini de yeniden düzenledi.
Sürekli Ayten Hanım üzerinden koordine bir şekilde bilgi paylaşımında bulunulmasını ve her cumanın ilk yarısında hazırlık, ikinci yarısında da toplantı olacak şekilde bir usul oluşturulmasını programa bağladı...

İlk toplantıda zaten kimin neye yönelmesi gerektiği ortaya çıktı.
Cuma toplantılarının ilk yarım saatinde işçi temsilcilerini dinlenmesi uygun görüldü.
Şimdi artık içi rahattı danışabileceği bir kurulu vardı.
Ayten hanımın yükünü hafifletmek ve kırtasiye ile uğraşmasını önlemek için ona bağlı beş kişilik bir alt sekretarya oluşturdu.
Bu güne kadar şirket Uslu Bey’in zihninde yönetilmişti ama o Uslu Bey ’in işbilirliğine sahip değildi.
Bu şekilde bir kompleks ağ yapıya ihtiyacı vardı.
Yeni yapılanma ile birlikte şirkette ne olacağız şeklinde tezahür eden karamsar hava yerini taze bir bahar rüzgârına bıraktı.
Her şey yoluna girmiş ve işler tıkırında ilerliyordu...
 
İlk Cuma toplantısında her şeyin yolunda olduğuna ilişkin rapor da onun hislerini doğruluyordu ki;
- “ Sıkıntı yok, yeni ne yapabiliriz ona bakalım “ deyiverdi.
Ar-Ge danışmanı olan İhsan Bey, Uslu Bey zamanında ön araştırmaları yaptırılmış projeler olduğunu söyledi.
- " İzin verirseniz hafta başı bunları size sunacak şekilde hafta sonu çalışırım " dedi ve teyitleşildi.
Herkesin gelecek cumaya kadar bu konuda kafa yorup çalışması tavsiyesiyle toplantı neticelendi...

Uzun süredir evine sadece yatmaya gittiğini ve herkes uyurken de çıktığını hatırladı.
Hem ailesi ile konuşması gereken pek çok konu vardı, hem de Rabbisinden aldığı izin dolmak üzereydi ve ona yönelme zamanı gelmişti.
Bu düşüncelerle Ayten hanım’a erken çıkacağını söyledi.
Bir durum olursa kendisinin bu aşamada sürekli haberdar edilmesi gerektiğini söyledi ve şirketten ayrılmak üzere toparlandı.
Bir şeyler alıp da eve öyle gitsem diye düşünürken hiç enerjisinin kalmadığını hissetti.
Bu yorgunluk falan değildi. Günlerdir kendisiyle konuşmadığını ve kendi özü ile bağının zayıfladığını hissetti.
Dinlenmesi gerekiyordu.
Evet istirahat etmek değildi derdi.
Aynen kelimenin tam anlamıyla "dinlenmesi gerekiyordu"
Dinlenmek Rabbine yönelmekten ibaretti onun için.
Enerji kaynağı ile bağını yeniden kurmalıydı.
Bunları düşünürken bir kâğıda “ herkes hafta sonu kendisinden ne kadar kopuk yaşadığını düşünecek ve insanların insanca ihtiyaçları için biz ne yapabiliriz araştırılacak “  yazıp İnsan kaynakları müdürü Aylin Hanım’a iletmesi için Ayten hanım’a vererek şirketten ayrıldı.

Eve ulaştığında yorgunluğundan eser yoktu.
Yemekte sevdiği yiyecekler vardı.
Demek ki ilgi odağındaydı ve muhtemelen annesi üzülüyordu onun bu yeni temposuna.
– “ Yemeği yedikten sonra çay demlendiğinde toplantı yapmamız gerekiyor, size danışmam gereken konular var “ dedi.
 Yemek sonrası annesinin “ çayları doldurdum salona gelin “ sesiyle herkes salona geçti. Neşeli ve sıradan hatır sormalarla ilk çaylar içildikten sonra asıl konulara gelindiğini herkes hissetti.
O sırada televizyonda sıla özlemi programında balalayka ile çalınan doktor jivagonun müziği vardı...

- “ Anne köşke taşınmak zorundayız “ cümlesi her şeyi özetlemişti zaten.
Nekahet dönemi geçmiş ve sağlıklı bir ortam için yeni düzenlemeler gerekiyordu.
Zaman zaman ağırlanması gereken konuklardan tutun da, evde yapılması gerekecek pek çok kişinin katılacağı toplantılara varıncaya dek bir zincirdi bu.
Fedakâr anneden bu noktada bir atılım olmadı o an ama,
“ anne sizin desteğiniz olmadan çözemem bu yeni yaşantıyı, en azından bir süre bana eşlik etmelisiniz, bunu istekle olmasa da bir hizmet görevi gibi düşünerek yaklaşın lütfen olaya “ dedi.
Ve ekledi;
“ sizden kendinize pek çok giysi almanızı, pek çok konuda yenilenmenizi de isteyeceğim.
Ama ne olur bunu sizi beğenmeme vs. gibi yorumlamayın.
Sanki namaza dururken üzerinize gerekli giysiyi giymeniz gibi düşünün kişiliklerinize giydirilecek bu yeni giysileri “ dedi
Bu denli net ve olumlu anlatım olayın sorunsuzca kabul görmesi ile sonuçlandı...
 
Bu hafta annesi köşkü ve yeni gardıroplarını halası ve kızların yardımıyla hazırlayacak ve hafta sonu bu eve dokunulmadan kapısı kilitlenip oraya geçilecekti.
Onlara bu seçimlerin onları yoracağını söyleyerek konularında uzman bir ekibin kendilerine danışılmak üzere yanlarında görevlendirileceğini de söyledi.
Yoksa seçimler güzel olsa dahi yerinde olmayabilirdi.
Çünkü tecrübesizdi hepsi de bu konuda.
Ve öyle oldu da, çok ince ve gereken bir zevkle yardımcılar vasıtasıyla hemen her şey yerli yerine oturuverdi.
Şoföründen araçlara ve korumasına vs gereken neyse o standarda ulaşılarak köşke geçildi...

Bu esnada muazzam bir rapor yığılması olmuştu önünde.
Çoğunun ev saatlerinde incelenmesi gerektiğini düşünerek kız kardeşi Eda ve halakızı Esra’dan yardım istedi.
Partime ama maaşlı ev sekreterliği yapmalarını konuştu ve anlaştılar.
İlk gün kendi kendisine bir söz vermişti hiçbir konuda beyin olmayacak, son söz ona ait olsa da ön söz hep danışmanlarında ve işinin ehli insanlarda olacaktı.
Bu sayede kendisine ayıracak vakti olacaktı.
Kendisini terk edercesine işiyle yatıp kalkan birisinin hiçbir başarısının olamayacağını tecrübe etmişti zamanında.
Öncelikle insan kaynakları müdürü Aylin hanıma verdiği ödevin raporlarını, ön inceleme yaparak kendisine anlatmaları için kızlara verdi.
.Sonuçlar çok ilginçti.
Herkesin yapmayı arzuladığı o kadar çok şey vardı ki yaşam ile saatler arasına sıkışmış hayat tarafından öğütülüyorlardı.
Tam bu noktada nasıl bir plan izlemesi gerektiğine dair gönlü onunla konuşmaya başlıyordu ki kardeşi Eda’nın
“ ben bunlardan bir şey anlamadım, Ar-Ge raporlarını aynen sana şutluyorum Esra. Sen yap ön incelemelerini… “  demesiyle İhsan Bey’e hafta sonu adamcağızı sıkboğaz edip hazırlattığı raporları hatırladı.
Avcıyken av olmuştu.
Şimdi İhsan Bey sürekli “ baktınız mı raporlara? “ diyecek daha da bakamamışsa İhsan Bey gene sorar endişesiyle yüzüne bakamayacaktı.
Bu tür olaylarda başta bir virgül koymak her zaman insanı rahatlatır diye düşündü.
Hele ki amir pozisyonundaysanız aynen böyle olmalıydı.
Üniversite zamanında bir tanıdığın dükkânından bir arkadaşı müzik seti alırken seçimine yardımcı olmasını istemişti de, daha sonra kötü niyetli olmadığı halde babasının devletten hak edişlerini dava konusu olması sebebiyle alamadığından, yedi ay ödemesini yapamamıştı.
O yedi ay cehennemdi sanki.
O dükkânın önünden yedi ay geçememişti.
Oysaki ne kefil olmuştu ne de ona öder mi diye sormuşlardı.
Bu başka bir durum sanırım ar damarımızı olgunlaştırdı Rabbim o zaman zarfında diye düşündü.
Ve yarın İhsan Bey’e konuyu bir süre daha inceleyeceğim öncelik sırasını erteledim demeyi uygun gördü.
Bu düşünce bile ona rahat bir nefes aldırmıştı.
Demek ki insanlar cehenneme kendileri girmeseler de, açık birçok kapısı olmasına karşılık cennete geçmiyorlardı.
“ Bundan böyle cehennemde yaşamamaya özen göstereceğim. Rabbim sana sığınıyorum kapının açık olduğunu daima hatırlat bana ve kapıları da sen lütfetmezsen biz göremeyiz, kapıları da göster bize “ diye dua etti.
Aylin Hanım’ın raporuna cevap yazdı.
Cumaları öğlen yemek molasını öncesine 15 ve sonrasına 15 dakika ekleyerek yarım saat uzatacağız. Bu yarım saatlik bölüm yemek sonrası değil öncesinde kullanılacak.
Teknik birime raporumdan alıntı yaparak bildirin satın alma ile koordine etsinler her personele wireless kulaklık temin edilecek ve şirketten çıkmamak koşuluyla zimmetlenecek. Ayrıca bez uyku gözlüğü de aynı şekilde alınıp zimmetlenecek.
Bunların kullanılmadığında koyulması için odalarına bölme de oluşturulacak.
Aylin Hanım siz müzik üstatları ile görüşün, hangi tür müzik insanı düşünmeye sevk ediyorsa personele o yarım saatte o tür müzikler dinletilecek.
Bu esnada herkes de gözüne o bandı takacak.
Yemek öncesi olduğundan kimse uyuyamaz endişe etmeyin bu noktada.
Daha sonrasındaki yemek molasında da o zaman diliminde kafalarında oluşan ya da olgunlaşan fikirleri tartışırlar ki böylece kendilerine yakınlaşmalarını sağlayalım biz, gerisi gelir...
 
Ayrıca personele sürekli olacak şekilde hafta sonu ödevi vereceksiniz.
Bu noktada da pazartesi sabahları işe girerken kart bastıkları yere bir posta kutusu koyulsun. Herkes o haftanın sonunda neyi yapmak hayalini düşünmüş ise istediğinin bize söylenebilir ve talep edilebilir kısmını yazsın.
Siz de bu noktada bir sekretarya oluşturun tek başınıza yaşlanırsınız bu yükün altında.
Meselâ bir personel imkânım olsa Çanakkale’ye gider savaş alanını gezerdim yazmışsa bu hayalini gerçekleştirmesine biz yardımcı olabiliriz.
Konya Mevlâna ziyaretiyse hayali neden olmasın.
Başka bir personel 13. Ankara caz festivalinden bahsediyorsa milyon tane ahbabımız var hayalini masrafları da bize ait olacak şekilde gerçekleştirin.
Gitsin Jacky Terrason’u izlesin.
Hatta bu hayallerden nemalanalım.
Yaka bantları yaptırın ve “ Uslu Holding Ankara 13. Caz Festivali Gözlemcisi “ yazsın.
Bizim her yerde gözlemcilerimiz dolaşsın, süper olur.
Tabi dönüşte küçük birer de rapor ve çekmişse fotoğraf isteyin.
Şirketimiz bünyesinde elektronik bir gazete oluşturularak orada neşredin.
Çok şey istemedim sanırım sizden Aylin Hanım, çalışalım daha güzel günler için hep birlikte.
Ben size bu konuda masraf kalemi oluşturacağım bütçenizi bileceksiniz.
Vakıf oluştururuz daha sonra da bu konuda ki hep devam eder.
Tabi ne tür isteklerin bize yakışır olacağı konusundaki hassasiyetimi size emanet ediyorum...

Şu anda gönlünün ona aktardığı bu proje, Mimar Sinan’ın Selimiye’yi düşündüğünde aldığı haz kadar haz vermişti ona.
“ Koca Sinan bak bu zamanda Cami temeli atmasak da biz de temel atıyoruz” diye latifekâr bir selam attı ona.
Sırada her ne kadar ertelendi demeyi düşünse de Ar-Ge raporlarına bir göz atmayı istedi. Koliyi getirttirip açtığında çok da fazla olmadığını gördü.
Kozmetik ve yaşlanmayı önleyici ürünler konusundaydı çoğu.
Moda olan doğal ürünler kategorisinde de birkaç ön çalışma vardı.
İnsanların iskelet sistemlerinini zamanın yükü ve düzensiz yaşamı karşısında destekleyici bir çalışma gördü ve onun üstüne öncelikli yazdı.
Çünkü boyun ağrıları her an birlikte yaşadıkları bir şeydi.
O an aklına dişlerinin hali geldi ve Aylin Hanım’a tüm personelin birinci derece yakınları ile birlikte, bir hastane ile anlaşılarak diş kontrolünden geçmesi konusu ile yüksek asgari tedavisinin masraflarının karşılanması konusunu incelemesi ve ön anlaşmalar olacak şekilde bir maliyet raporu oluşturması isteğini yazdı.
Zavallı annesi karanfil çiğner dururdu garibim.
Herkes ağzı güzel koksun diye çiğniyor sanırdı ama o, zaman zaman ağrıyan dişinin ağrısını masrafsız susturmak için yaptığını bilirdi.
Ne kadar konu var insan gibi yaşama standardına ulaşılması için Allah’ım dedi...

Bu esnada kolide kilitli bir dosya gözüne ilişti. Anahtar gerekiyordu açmak için ama anahtarı nerdeydi.
Gözünün önüne Uslu Bey’in şirketi ilgilendirebilecek özel eşyaları yazılı koli geldi.
Pek çok eşyasını hayrına fakirlere dağıttırmıştı ama o koliyi açmamıştı.
Koliyi getirip açtığında pek çok anahtarın da kolide olduğunu gördü.
Aradığı küçük bir anahtar olmalıydı ve bakarken gözüne ilişti. Üzerinde kaplumbağa figürü işli enteresan bir anahtardı bu.
Sanırım bu olabilir dedi ve onu alarak dosyayı açmaya gitti.
Evet, anahtar dosyaya aitti.
Anahtarı takıp çevirdiğinde bir klik sesi ile birlikte bir ses kaydı çalışmaya başladı.
Ses Uslu Bey’e aitti ve “ Merhaba Orhan’ım “ diyordu.
Devamını dinleyip dinlememeyi endişe ile dolu bir önsezi ile o an düşünüverirken;
“ Seni tanımışsam devam etsem mi dinlemeye diye düşünüyorsun şu an Orhan’ım.
Ama biliyorum ki dinlemek isteyeceksin sonunda.
Ben seni şöyle bir uyarayım Orhan’ım…
Bu kaydı dinleyip bu dosyayı açmaya karar verdiğinde hayatın öncekinden çok farklı olacak.
Ve belki de hayatını bu dosya içeriğine adaman gerekecek.
Sayısız dost ile tanışıp sınırsız bir güce ulaşırken, sayısız da düşman edinmiş olacaksın bir anda.
Dinlemek istediğinden emin olduğunda anahtarı bir kez daha çevir “ diyordu.
Neydi bu bir tür şaka mı?
Odadan çıktı ve sanırım bu noktada bir abdest şart diye düşündü.
Elini yüzünü ritüel bir şekilde yıkadıktan sonra bir bardak çay istedi hizmetliden ve çayı karıştırıp bir yudum içmesini takiben çalışma odasına geçti.
Çayını içerken dosyayı izledi kaderli gözlerle.
Kader böyle bir şeydi işte.
Yazılmıştı ve kaçmanın da bir faydası yoktu.
- “ Bismillah destur “ diyerek anahtarı bir kez daha çevirdi.
Uslu Bey ‘in
- “ Teşekkür ederim Orhan‘ım emaneti yerden kaldırdın Allah yardımcın olsun. “ demesini dinledi.
Peşine konuşmanın devam etmesini bekledi bir süre ama ses seda çıkmayınca dosyayı açtı.
Dosyanın içinde sadece bir kelime yazılıydı.
“ SABIR “
Ne kadar öyle mi böyle mi diye düşünse de bir cevap bulamayacağını hissederek dosyadaki sözcüğe uyarak gündeminden düşürdü konuyu.
Nasıl olacaksa bir şekilde devamı gelecekti demek ki.

Ertesi sabah yaptığı insan kaynakları çalışmalarını Aylin Hanım’a ve Ar-Ge dosyalarını da “sabır” da dâhil olmak üzere İhsan Bey’e teslim etti.
İhsan Bey konuya dâhil miydi değil mi?
“ Öğreneceğiz bakalım “ diye düşündü ama ona bir şey söylemedi.
Az sonra hararetle oda kapısı çalınarak Aylin Hanım içeriye girdi.
- “ Orhan Bey siz bu yazdıklarınızı yapın ben hiçbir ücret almadan Mısır’lı bir rahibe gibi sadakatle yanınızda çalışırım “ dedi.
Eski Mısır’da firavun zamanında özel hizmetinde görev yapan rahibeler, firavunların ölümüyle mezarına onlar da canlı canlı gömülmeyi sadakatle kendileri isterdi ve gömülürlerdi.
“ Allah uzun ömürler versin size Aylin Hanım, çok şükür firavun resmen yaşamıyor artık “ dedi.
“ Siz bu projeleri hayata geçirin ben size asıl borçlanacağım “ diye de ekledi.
35 yaşında olan Aylin Hanım on beşinde kız gibi sekiyordu neşe içinde odadan çıkarken.
Asıl İhsan Bey’in yolunu gözlüyordu.
Raporlar doğrultusunda en azından ve o “sabır” yazılı raporu sormak için gelmeliydi.
Ama öğlen olduğunda İhsan Bey halen gelmemiş ve heyecanlı bekleyiş karnını epeyce acıktırmıştı.
Yemeğe çıkmak üzere hazırlanırken telefonun 4 numaranın ışığı yanarak çaldı.
Bu İhsan Bey’e ait dâhili hattı.
- “ Yemeği dışarıda yiyeceğiz Orhan Bey çıkıştan alın beni “ dedi cevap beklemeden kapattı telefonu.
Bu noktada sert akan bir sudaki çöp parçasına benzetti kendisini.
En ufak bir karşı koyuş ya da durma anında paramparça olacağını hissetti.
Garaj katına indiğinde İhsan Bey tebessüm ederek selamladı onu.
Araca binerken şoföre sen istirahat et sensiz gezeceğiz dedi.
İstanbul yolunda olan şirketten ayrılırken “ ne tarafa gideceğiz İhsan Bey “diye sordu.
- “ İstanbul istikametinde ilerleyin efendim, 130.km de karşılanacağız. “ dedi İhsan Bey.
Yol boyu diğer Ar-Ge meseleleri üzerinde konuşuldu.
Cıs olan konuyu akıntıya bıraktığından kesinlikle zorlamamaya, konuşmamaya ve cevap aramamaya karar vermişti.
Şubat ayı olmasına rağmen gökyüzü pırıl pırıl ve güneş de sıcacıktı.
Rabbim fakir fukarayı kolluyor bu sene ama inşallah kar yağmadığından toprak yorgansız kalıp üşümez diye düşündü.

Söylenilen noktaya yaklaştıklarından hızını azaltmış yavaş yavaş seyrediyordu ki İhsan Bey tarif verdi.
- “ İlk benzinliğe girelim ve benzinlik çıkışında duralım “ dedi.
Az ilerde benzinlik görünüyordu ve söylendiği şekilde durdu.
2–3 dakika sonra siyah bir Volvo S–70 önlerinde durdu dörtlülerini yakıp söndürerek hareket etti. Kendisinin takip edilmesi yönünde bir işaretti bu.
Peşi sıra 8–10 km. ilerledikten sonra bir köy yoluna saptılar.
Daha sonra da birkaç yol ayrımı geçtikten sonra sola saparak 3–4 km gittiler ve büyük bir bağ evine geldiler.
Evin bahçesinde günlük işlerini yapan yöre halkından çalışan köylüler vardı.
Evin 2 araçlık garajına girmesini söyledi İhsan Bey.
Garaja girdiğinde kapısı otomatik kapandı ve zemin bir asansör olarak birkaç kat kadar aşağı indikten sonra durdu.
Açılan kapıdan çıkınca 40 kadar aracın park ettiği büyük bir garaj gördü ve o da arabasını park edip dışarı çıktılar.
İhsan Bey tebessüm ederek,
“ Gördüklerinize hayret etmeyin ve sabırla seyredin her şeyi öğreneceksiniz efendim “ dedi...

İhsan Bey ona hep Orhan Bey diye hitap ederken bu defa “Efendim” diye hitap etmesi gözünden kaçmadı ama sabırla seyir etmeyi yeğlediğinden hiçbir konuda soru sormuyordu.
Sıradan bir kapıdan girdikten sonra ikinci bir kapıyı açıp oradan da içeri girdiklerinde görüşü engelleyecek kadar aşırı ışıklandırılmış bir koridora ulaştılar.
Zemin sürekli dönüyor ve üzerinde bulundukları tabla farklı koridorlardan farklı koridorlara girip duruyordu.
Belki de aynı yerde dönüp duruyorlar, belki de pek çok koridorda ilerliyorlardı.
Aşırı aydınlatma ve zemin tablasının dönmesi ile size sürekli bir şeylerin yaklaşıp uzaklaştığı hissi veren mekanik sesler duyu organlarını iflas ettirmişti.
Sonunda her şey durdu ve ortama tam bir sessizlik hâkim olarak zifirî karanlık bir hâl aldı.
Ve ardından açılan kapıdan gördükleri şeyler ilk anda akla sığmayacak güzellikteydi.

300 metre kadar yüksekte bir tepenin üzerindeydiler ve manzara anlatılamaz bir güzellikteydi.
Figürlerde cennet adına yapılan tasvirler burasıyla ilgili olabilirdi ancak.
Gökyüzünden kaynağı görünmediği halde yerdeki nehirlere akan sulardan tutun da, ceylanlar ile aslanların yan yana gezdikleri yaylalara varıncaya kadar akla sığmayacak bir manzara vardı karşısında.
Tüm bu anlatılamaz güzelliklerin içinde doğallığı asla rahatsız etmeyecek şekilde inşa edilmiş doğal bir de şehir vardı.
Şehir doğaldı ama öz tabirle teknolojisinin tek bir vidası dünyamızda sanayi devrime sebep olacak cinstendi.
Kendilerini karşılayanların başında çok sevimli ve neşeli Arîn isminde bir ihtiyar vardı. Sakal ve bıyığı yoktu ve 1,55 kadar da bir boya sahipti.
Yenildi, içildi, dünyadaki olayların nedenleri ve nereden çıktıklarının iç yüzleri özetlendi.
Anlatılanlara göre bizim yanlış olarak gördüğümüz her olay aslında dengeyi sağlayıcı bir unsurun dışa vurumuydu.
Bu noktada yanlışları düzeltmek adına onlarla mücadelenin hiçbir fayda sağlamayacağı ve o yanlışın ortaya çıkmasına neden olan denge bozukluğunun analiz edilerek düzeltilmesi ile ondan kurtulunabilineceği ifade ediliyordu.
Çok enteresan örneklemeler de dikkatini çekmişti.
Meselâ ozon deliği ve büyümesi zararlı kimyasallardan değil dünyadaki yılan sayısının azalmasından kaynaklanıyordu.
Astım hastalığındaki artış da enteresandı ve baz istasyonlarının yerden 70 metreden yukarı kurulmaması sebebiyle saka kuşlarının o bölgelere yuva yapmamalarından kaynaklanıyordu.

İnsanoğlu bunları nasıl bilebilir diye düşünürken düşüncesini ortaya konuşmuşçasına Arîn Bey,
“ sizin seçilerek buraya getirilme sebebiniz bu Orhan Bey “
- “ Bizler “ Denge Kurucularız” ve Sizden farkımız, biz biliyoruz.
Bildiklerimizi uygulayarak yaşıyoruz.
Yoksa olağan üstü varlıklar değiliz. “
- “ Önünüzdeki tabaktan bir kaşık su alıp ağzınızda tutar mısınız? “ dedi
Bir kaşık su aldı ağzına ve az sonra suyun nefis defne yaprakları ile kor ateşte pişmiş bir lokma lüfer balığına dönüştüğünü fark etti.
- “ İnanılmaz gelmesin Orhan Bey, su sizden razı ve arzunuza dönüyor kimyası sadece ” dedi
Aklından geçeni tutmaya çalıştı ama nafile...
Cevap vermeye başladı Arîn Bey o sese gelmemiş sorusuna da,
- “ Evet, demir de altına döner su da…
Müdahale olmadığı sürece her şey gerekli şeye döner durur.
Bütün mükevvenat dönmekte, her an her şey dönüyor Rabbinin izniyle.
Bizim direk müdahale etmemiz yasak sizin yanlışlarınıza.
Ama seçilmiş kişilere bunları öğretebiliyoruz.
Artık ne için neyi nasıl yapacağınız size kalmış.
Kıyamet bir gün elbette kopacak ama kapkaranlık acılarla kaplı bir cehalette mi, yoksa ap aydınlık bir gün içinde herkes mutluyken mi?
Bu nokta tamamen size kalmış.
Başa gelen kaderi belki değiştiremeyebilirsiniz ama, kaderi değiştirmek için size izin verildi.
Ama bu değişim sizin değil algılayanın nasibi ve kapasitesince olacaktır.
Neden olmuyor diyerek kendinizi üzmemeniz için söylüyorum bunları size Orhan Bey… “
- “ Yanınıza sadece sizin göreceğiniz adı da "Pericik" olan bir peri veriyorum. Peter Pan’daki peri suretinde vereceğim ki yadırgamadan kabullenin. “
- “ Düşüncelerinizin tümünü okur ama sizin ona düşüncenizle seslenip cevap vermesini istemediklerinizi anında unutur rahat olun ve size yol gösterecektir. “
- “ yalnız unutmayın sadece siz istediniz diye demir altın olmayacaktır dünyada “
- “ Ancak şartları sağladığınızda bu dileğiniz gerçekleşebilir. “
- “ Çok samimi bazı istek anları olur ki o zaman şartlara vs bakılmaz. Çünkü o an Rabbimiz devreye girer ve O’nun ol demesi yoktan var etmektir, ne ise istediği o istek eksiksiz olur. Bu durumlarla da karşılaştığınızda hayret etmeyin“
Birden sustu ve tebessüm etti.
- “ Orhan Bey hayatınızda bu yoktan var oluşların yüzlercesini gördüm bir anda da ona tebessüm ettim... Aranız iyi demek ki Rabbinizle… “
- “ Yine de bana sorarsanız görevinizi hatırlayın her daim derim. Yani balık vermektense balık tutmayı öğreteceksiniz insanlara. “
- “ Sınırsız bir güç ile donatıldınız ama dediğim gibi bu sadece algılayabilene ve nasibe yolu olanlara fayda sağlayacaktır sakın işe yaramadığında üzülmeyin, siz yolunuza devam edin. “ dedi
- “ Son olarak da sizi 130 km yol getirip, benzin istasyonundan alıp, garajlardan geçirip akıl oyunları ile buraya getirdik diye bu böyle sanmayın. Bir anda şaşırmamanız için sizin hayalinize uygun getirdik. Yoksa yumun gözünüzü ve buraya gelmeyi dileyin açtığınızda burada olduğunuzu görürsünüz. “ dedi.
Bir anda bembeyaz olduğunu hissetti. Evet, bu tür bir hayal kurmuştu bir zamanlar hatırladı.
- “ Hayalleri bile insanı kısıtlıyor demek ki “ diye düşündü.

Tepedeki platforma çıktılar ve gözlerini kapatarak şirketi düşündüler. Gözlerini açtıklarında oradaydı ikisi de ve bir haftaya yakın süredir Arîn Bey’in misafiri oldukları halde sadece iki dakika geçmişti.
İhsan Bey ile birbirlerine baktılar gerçek mi tüm bunlar dercesine çenesini tutarak tek kaşını kaldırdı.
İhsan Bey,
- “ Hayırlı olsun Efendim sabırla pek çok şey başaracağınızdan eminim, ben de işimin başına döneyim “ dedi.
O gittikten sonra, yola çıkma öncesinde ne yapıyordum diye sordu kendisine.
- “  Yemek yemek üzere toparlanıyordunuz “ diye bir cevap almasıyla irkildi.
Cevap veren pericikti ve sağ gözünden 10–15 derece açıyla yukarıda, bir metre kadar da ilerisinde pırıl pırıl ve de renkli bir vaziyette duruyordu “Pericik”.
Tebessüm ettiler birbirlerine. Çok şirin ve inanılmaz güzel bir kızdı.
- “ pericik kaç yaşındasın “ diye sordu.
- “ Bizim zamanınızla 19 ama gerçekte az önce sizin de yaşadığınız bizdeki gerçek zaman dilimini sizinkiyle kıyasladığımda 82 bin yaşında falanım sanırım “ dedi kahkaha atarak ve
- “ Sizden 81960 yaş büyüğüm diye de bana abla demenize gerek yok pericik deyin yeter “ diye de bir espri yaptı.
Çok sevmişti periciği ve keşke Eda ile Esra da görebilselerdi onu diye düşündü.
Pericik buna cevap olarak,
- “ Görecekler zamanı geldiğinde merak etmeyin “ dedi yine kıkır kıkır gülerek.

Eve dönüp bunları hazmetmem lâzım diye düşünerek Ayten Hanım’a şirketten ayrılacağını bildirdi.
Dışarıya çıktığında şoförü kapıyı açarak onu karşıladı.
Arabaya bineceği sırada yerde bir simit parçası gözüne ilişti.
Onu yerden kaldırıp kuşların alabileceği bir yüksek yere koydu.
O anda pericik belirdi ve terazide bu minik hareketin neyi düzelttiğini görün demesiyle havada bir görüntü belirdi ve görüntüde eve vardıklarında araçtan inerken öndeki koltuktan sarkan emniyet kemerine ayağı takılıp düşüyor ve acı veren bir incinme yaşıyordu.
- “ Minicik bir simit parçasına yapılan saygı kader tahtasından bu görüntünün silinmesi için teraziyi çalıştırdı ve silindi “ dedi.
Ekmek parçasına saygıyı düşündü.
Lise sıralarında dil bilgisi dersinde, ateist demeyeyim de fraksiyonalist bir yaklaşımda olan bir öğretmeni, kendisinin inanarak saygı duyduğu fikirleri çerçevesinde onlara anlatır ve
- “ ekmeğe saygı varsa neden yerde duran et parçasına aynı saygı yok? Et bizim için daha önemli değil mi? “ derdi.
Oysa ekmek bir gıdadan öte mukaddes bir semboldü.
Âdem peygamber’e 10 sayfalık bir suhuf inmiş ve tamamında buğdayın nasıl ekilip biçileceği anlatılıyordu. İnsanın sadece buğday yiyerek yaşayabilecekken her şeyi yese ve buğday yemese vücudun sıhhatini toparlanamaz şekilde kaybedeceği anlatılıyordu.
Demek ki aklın ötesinde birtakım hakikatler mevcuttu ve düz mantıkla bir sonuca varmak imkânsızdı.
- “ pericik gülme kafa atarım bak “ diye ona takıldıktan sonra araca binerek eve hareket etti.

Eve vardığında bir bahar kokusu aldı.
Evdeki herkes neşeliydi ve birbirleriyle şakalaşıyorlardı.
Halakızı Esra için de köşkte bir oda tahsis edilmiş ve o da artık ev halkı olarak onlarda yaşıyordu.
Semra halası bu durumdan memnundu çünkü ev hayli kalabalıkken Esra’nın ders çalışması zor oluyordu. Son sınıftaydı ve şurada 3–4 aylık bir süre sonra mezun olacaktı.

Tüm bu neşeli ortamı izlerken o da tebessüm ettiğini sanıyordu. Ancak annesinin
- “ Oğlum ne düşünüyordun neden sıkıntılısın? “ demesiyle kendine geldi..
- “ Sadece yorgunluk be anneciğim kolay değil biliyorsun “ şeklinde yuvarlak bir cümleyle konunun uzamasının önüne geçti.
Farkında değilmiş gibi davransa da önünde çözmeyi bırakın daha henüz başını sonunu kavrayamadığı bir konu vardı.
Sınırsız destek sözü almış, ne olacaksa sadece yaşayarak seyretmesi, onun ayrıca gayret göstermesine gerek olmadığı, yani üzerine taşıyamayacağı bir yükün yüklenmediği ifade edilmiş olsa da insanlar anlayamadıkları şeylerden ürkerlerdi.

Çalışma odasını sıcak bir ortam şeklinde düzenletmişti. Filmlerdeki kasvetli çalışma odalarını sevememişti zaten. Gerçekten rahat edebileceği bir çalışma koltuğu ve her şeyin elinin altında olacağı şekilde oval U biçiminde bir de masası vardı. Uzanarak düşünmesi gerektiğinde rahat edebileceği, üzerinin kumaşı Mısır pamuğundan dokunmuş bir kanepesi ve hatta bakır sinisi de dâhil olmak üzere her şeyi düşünülmüş bir de şark köşesi bile vardı.

Yüksek sesle düşünüyordu farkında olmadan ve
“ – Pericik söyler misin bana bu dünya niçin?
      Yani bu dünyadan maksat nedir?
      Rabbimiz bizi burada bulundurmakla neyi amaçlıyor?
      Bizden ne istiyor ve istediği noktaya bizi elbette ki O ulaştırırsa ulaştıracak bu nasıl bir       düzen?
      Herkes aynı noktaya mı ulaşacak? Öyleyse nasıl?
      Aslında bunları merak etmiyorum ama sadece Rabbimi tanımaya çalıştığımdan soruyorum bana cevap verir misin? “ cümleleri ağzından dökülüverdi.

Pericik belirdi ve
“ – O zaman dinle beni sana kısaca Rabbinin sizden ne istediğini ve bu isteğine senin gayretini nasıl sağladığını, neyin nasıl olduğunu anlayacağın şekilde özetleyeyim sana. “ dedi.

Şimdi Öncelikle kavramları oturtalım kafanda;
Rabbim dediğin Yüce Yaratanın kendisini sana nasıl gösterdiği noktasıdır.
Sakın kafan karışmasın O bir tanedir. Ama nasıl bir tanedir?
O’nun Zatı dediğimiz kendisi bir tanedir evet.
Ancak biliyoruz ki sayısız sıfatları vardır.
Biz onun zatını algılayamayız. Algılayamayız diyorum çünkü akıl dediğimiz düşünce sistemimiz O’nun Zatını algılayabilecek kapasiteye sahip değil.
Algıladığını zannedenler kuru bir hayalin içinde kaybolmuş kişilerdir.
Çok zorlayanlar sistemlerini yakmıştır zaman zaman.
Ha algılanamaz mı diye soracak olursan buna da evet algılanamaz diye cevap veremem.
Nasılına kadar deşersen soruyu bu noktada da şunu söyleyebilirim ki;
“Kendini Kendi algılayabilir anca”
Bu ne demek dersen çok açık
“sen sendeki seni bi kenara koyup O’nda eriyip yok olursan, sen yine senken “O” olursan, sendeki göz senin olmasına rağmen onun görüşü ile görürse, sendeki dil senin olmasına rağmen onun dili olarak konuşursa, sendeki akıl da senin olmasına rağmen O’nun sistemiyle düşünür ve işte O zaman O’nu görür ve hatta idrak de edersin O’na”
Bu kavramlar çok da yabancı değil aslında insanlara.
Mesela birbirini aşkın ötesinde gerçekten çok seven iki insan düşün.
İkisi adeta birdir o zamanlar ve kız erkeğinde erimiş olarak erkeği gibi düşünür, onun sevdiği şeyler belki de kendine yabancı da olsa sanki aslında kendi sevdiği şeylermiş gibi gelir ona, öyle hisseder.
Akıl devreden çıkar ve pencereden aşkımın yüzünü bir kez görürüm diye yağmurun altında evinin karşısında bekleyen genci anlayabilirsin.
Sevdiğinde eridiği için tarzı olmayan bir filme gidip ve o filmden gerçekten haz alan insanları görürsün.
Hatta yüzleri bile zamanla birbirinde erir de erkekte kadını, kadında da erkeği görürsün derin bakınca.
Süleyman Demirel’de Nazmiye Demirel’i, Bülent Ecevit’te Rahşan Ecevit’i görürsün...
Dikkatle bak birlikte çekindikleri resimlere.
Bir de tanışmadan önceki resimlerine bak anlayacaksın ne demek istediğimi.
E şimdi iki fâni bu denli eriyorsa mecazi bir aşkın pençesinde, ilâhi aşka düşen kişide Rabbi tecelli etmez mi, eder elbette.
İnsanın bu noktaya ulaşabilmesi için kat etmesi gereken çok merhale ve basamakların var olduğu da zaten söylenmese de hissedilir.
O halde biz Rabbinin Zatını düşünmeyelim bu sadece gereksiz yorar o noktaya gelmemiş bir insanı.
Yarattığı kullarını gerçekten bir amaç için yaratmış olan ve gerçekten seven Rabbin de zaten bu noktayı zorlamayıp sigortaların atmaması adına bir ön sistem inşa etmiş ve bu sistemin adını da sıfatlar âlemi koymuştur.
Şimdi burada bahsi geçen sıfat hani hep iyilik eder eder eder de insan sonunda kime sorarsan sor ona iyi derler ya, işte birtakım fiilleri işleye işleye sonunda o fiil işleyen insanın önce makamı sonunda da sıfatı olur.
Ve bu noktada fiillerin adına da esma demiş sisteminde Yaradan.
Şimdi bu durumda sıfatlardan da bahsetmeyeceğim.
Esmalardan konuşalım ve bilelim ki esmaları kendine virt edinen kişi, yani o esmalarda kararlılık sergileyerek onlara devam eden kişi sonunda o esmayı kendine sıfat eder.
99 esmadan bahsedilir ve halk arasında da bunlar zaten tanınır.
Birde aslında 1001 esma diye bir konu vardır ki bu 99 esmanın ikili üçlü birleşimleri ile türemiş devamlarıdır.
Kıymetli şair Mehmet Akif Ersoy'un bu konuda çalışmaları vardı ve en son Yerebatan sarayının arşivlerindeydi sanırım.
Bu nokta türetilmeye devam edildiği sürece sayısız esma çıkacaktır karşımıza ve gene sistem yanar.
Biz 99 esma üzerinden tanıyalım Rabbimizi en başta.
Ustalaşan aşçı zaten bilinen yemeklerden yola çıkıp bazılarını bazılarına ekleyerek pek çok yeni lezzetler katar hayat’a.
Görüyorsun yenilir yutulur bir nokta değil konu.
Ama Allah dilediğine, kolay getirdiğine kolay getirir
Matematikte öyle formüller vardır ki insan başını sonunu kavrayamazken başka bir insan onu daha dev bir formülün içinde bir tuğla olarak tümünü avucunun içinde zorlanmadan tutarak kullanır.
O matematik dehası diye düşündüğün insan yumurta kıramazken bir başkası tam da lezzetinde mantı yapar ve pişirir.
Her kulun bir diğerine üstün mutlaka bir meziyeti vardır ki bu da adalettir.
Konuşmamız bu çizgide devam ederse olaya faraziyeler girmeye başlar ve olayın adı felsefe olur.
Oysa felsefe tefekkür’e cesareti olmayan tembellerin yiyeceğidir.

Bazı noktalara edebimizle girelim incitmeyelim, incinmeyelim.
Allah isminin harflerini soyarsan tek tek sonunda “Hu” kalır.
Yani kendini sana anlatmak adına giyindiği esma ve sıfatları bir kenara çıkarttığında Allah’ın zatı olan Hu’ya ulaşırsın.
Hu zatın bize bildirilen ismidir.
Aslında her noktada vurgulanıyor da işte göz lazım ki göre.
Bilene, görene yoksa köre ne…
Habibim dediği Peygamberimiz için her ne kadar Allah’ın kulu diyorsak da aslında onun Zata ait bir Peygamber olduğunu Rabbimiz bize kelimeyi şahadette vurguluyor.
“Eşhedü enlâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhû ve resûlühû”
Çok açık ve net
Hu’nun Abd’ı yani kulu ve yine Hu’nun Resul’ü yani elçisi.

99 esmanın ilki de zaten Allah ‘tır.
Allah burada insanlara Allah isminin bizim anlayamayacağımız ulvilikte bir esma ve sıfat bütünlüğünün sembolize edilmiş adı olduğunu ifade ediyor.
Biz onun arzusu ve edebimiz ile O’na “Hu” dediğimiz Zatını simgeleyen ismiyle değil, bahsettiğimiz esma ve sıfatların bilemediğimiz bir terkibine karşılık gelen ve Zatını akıllara anlaşılır kılan Allah Lafzı ile isimlendirerek konuşacağız, bahsedeceğiz.
Bu noktada şu nedenle derine indik ki asla bizim bahsini edeceğimiz şeyler onun Zatından bahis değildir.
Bahsimiz lütfettiği çerçevede o Yüce Yaradanımız olan Allah’ın da sadece bizim onu algılayabildiğimiz ölçülerde bize dönük Rab denilen yol gösterici yüzünden ibarettir.
Hatta bazı kimselerde algılama dahi oluşamadığından onlara da Nebâdat sıfatının tecellisi olan Tabiat’ın içinden Tanrı olarak çıkıp görünür.
Yarattığı her şeye dönük bir yüzü vardır ve asla bir yüzü diğeri ile aynı değildir.
Büyüklerimiz “Allah’a ulaşan yol mahlûkat adedince de değil mahlûkatın nefesi adedincedir” demişlerdir.
Çünkü yaradılan hiçbir şeyin bir nefesteki hali diğer bir nefesindeki halini tutmaz. E dolayısıyla da her nefeste yönelimi değişeceğinden yöneldiği noktada bulacağı yüz de farklı olacak ve de Rabbisi farklı olacaktır.
Umberto Eco’nun “Gülün Adı” eserinde de eserleştirdiği üzere kilitler içeriden çok kolay açılır, dışarıdan ise çok zor.
Ne zamanki halden geçer de içten Rabbimize yönelirsek, o zaman dışımız her nefeste değişse dahi içimiz kararlı bir noktada olacağından Rabbimizi buluruz.
Bulduğumuza O demek yine yanlış olur.
Ama doğru olan şudur ki, işte O bizim Rabbimizdir.
Allah’ın bize yönelen, bizi terbiye eden, bize ait olan yüzüdür.
Bu O mudur?
Elbette ki asla.
Bu Rab bizim o anımızın Rabbidir.
Biz farklı bir noktaya geçtiğimizde bize yönelen yüzü de farklı bir konun alacağından Rabbimiz farka gider.
“Kişi kalbinde neyi beslerse Mabudu odur” sözü de buna işarettir.
İbadeti kalbinde beslediği şeyedir.
Paraya tapan bir insan.
Nebâdat sıfatının tabiattaki tecellisi olan Tanrı’dır para o insan için.
Yöneliş yine aslında Rabbisine’dir.
Bakın bu nokta Allah’ı seven ve biraz anlayan bir insana çirkin görünür belki.
Ama onun Tanrısına çirkin derseniz o da sizin Rabbinize çirkin diyecektir.
Ve Allah’ın bir sıfatının tabiat tecellisi olan bir şeye de çirkin deme gafletine düşmüş olacaksınız.
“O halde deme bu yahşi bu yaman, eller yahşi ben yaman”
Keser döner sap döner gün gelir hesap döner ve Allah’ı sizden daha iyi anlayabilen birisi de sizin Rabbinizin kendi Rabbisi nazarında hikâyeden ibaret olduğunu söyleyebilir.
Ne yapacaksınız bu durumda.
Etme bulma dünyası.
Ve bu zincir aklın dur olduğu noktaya kadar da böylece sürüp gider.
Son noktada zaten rabbimiz ihlâs suresinin sonunda buyuruyor ki;
“Velem yekünlehû kufüven ahad”
Sizin nazarınızda olan her ne varsa ve ne kadar da yüce olursa olsun kıyametle yok olurken, “Hu” kufüven ahad olacak yani sadece Zatı baki olarak kalacaktır.
Tüm değerler yok olacak, tüm esmalar…
Ama bir şey var ki O’nun Zatına ait olan, Âdem’e üfledim dediği nefes, işte adı bedenle anıldığında adı nefis olan, O Zat’a ait olan ve kıyamette dahi yok olmayacak olan O Kutsal Şey.
Dünyada ne işimiz var dediydin ya...
İşte o nefis adını alıp kendisi, aslı unutturulan o nefes kendini ne kadar hatırlayabilecek...
onun meselesi bu dünya.
Aslı bir olan ama farklı kaplarda farklı renklere boyanan o nefesler üzerlerindeki bu boyalardan ne kadarını temizleyebilecekler, onların ne kadarından soyunabilecekler.
Hazmedemeyeceği bir gerçeği bilmenin insana bir faydası olmadığı gibi hüznüne de sebep olur.
“Doğru her zaman doğrudur ama doğruyu her zaman her yerde söylemek doğru değildir.” diyor Hazreti Mevlâna
En başta söyledik O’nun Zatı yanında tüm yaşanmışlıkların ki her biri ne kadar doğru olursa olsun sonunda birer hikâye’den ibaret olacağını düşünerek biz kendi hikâyemize dönelim ve hazmedebileceğimiz düşünülerek önümüze konulan gerçeklerden yiyelim.
İlk esması Allah dediydik. O noktada biraz bişeyler hissettik.
Allah’ı her noktada, ister hayırda ister şerde, ister hakikatte ister tabiatta, her nerede ne şekilde algıladıysa oradan yola çıkarak kendisine bir Rab edindiğinde ilk temel taş yerine konmuş olur.
Sonrasında Rahman ismi ile tanıtır kendisini.
Bu esmada al gülüm ver gülüm esastır.
İyilik eden iyilik görür, kötülük eden kötüyle karşılaşır, hayır işleyene sevap, zulüm edene günah yazılır. Çalışan kazanır, tembel kaybeder gibi…

Tamamen dünyaya ait bir esmadır ve, adına cennet diyelim ebedi alemdeki karşılığı üçüncü esma olan Rahim’dir.
Rahim isminden verilenlerin bedeli yoktur ve tamamen hediyedir.
Bu dünyaya ait değildir bu nedenle her ne kadar üçüncü esmadır dediysek de esması yoktur Rahim sıfatının.
Ancak tecellisi olan Himmet bu dünyadaki onun yerini tutan fiildir ve bu fiille iş görür. Himmet ile verilenler de dolayısıyla bedelsizdir.
Himmet bir çalışmanın karşılığı olarak elde edilen bir şey değil tam aksine bir çalışmaya kaynak olarak verilen akçedir.
“Baba himmet, oğul hizmet” deyişinde oğul hizmet ederse babası karşılığını verir gibi görünse de aslında babanın oğluna hizmet etmesi için verdiği öncü destektir himmet. Himmet etmezse o hizmet oluşamaz.
Aslında Rahman’da da himmet vardır.
Çünkü Allah güç kuvveti önden vermezse zaten neyi nasıl yapacaksın ki karşılık bekleyebilesin.
Ama yine de farklı fiillerdir sadece Rahman, Rahim’den doğduğu için onun izini taşır.
Rahman’da bir talip olma durumu var bir şeye niyet var.
Rahim’de ise sende talip olma yok.
Sana bir biçimde himmet olunca sende gayret şekle geliyor.
Mülkün sahibi olduğunu ve her şeyin tasarrufunun kendisine ait olduğunu dördüncü ismi Melik ile fiile döker.
Âdem’e eşyaların ismini öğretmesi, mülkünü hakikati ile tanıtmasıdır.
Bu noktada mülk olarak bilinen bilinmeyen her ne varsa Allah'ın isimlerinin açığa çıkışı, tezahür edişi, fiile dönüşüşünden ibarettir.
Mülk kavramına, zahir yani görünen anlaşılabilenler girdiği gibi, batın yani aklın alamayacağı gözün idrak edemediği her şey ve melekût âlemi de dâhildir.
Melik olan Allah, bütün meleki kuvvelerin de tabi ki kaynağıdır.
Şimdi burada bir mola verelim.

Euzü Besmele çekince lanetlenmiş şeytan kaçar derler ya…
Nah kaçar…
Euzü Besmele çekmek bıdı bıdı edip ağızdan iki kelime söylemek değildir.
Eûzubillâhimineşşeytânirracîym – Bismillâhirrahmânirrahîym
Raciym dediğimiz yani zina olayına ceza olarak uygulanan yaptırım kısmını sonra anlatmak sözüyle geçersek,
şerlere vesile olan şeytan isimli Allah’tan bu noktada izinli varlığın bu iznine mazhar olacak fiili üzerimizde uygulamasından sığınırım diyor.
Kime sığınırım diyor?
Ellete ki Allah’a…
Nasıl sığınıyor?
BismillâhirRAHMANirRAHİM
Rahman ve Rahim olarak…
Demek ki Rahman ve Rahim esmalarını fiil olarak o kadar işleyerek kendimize sıfat yapacağız ki kime sorsalar bizim için o Rahman’dır, aynı zamanda Rahim’dir diyeler.
Eee nasıl olacak bu iş…
Rahman sıfatı elde etmek için hangi fiili işleyeceğiz derseniz besmelenin dilimizdeki karşılığı güzeldir.
Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın adıyla demek besmele zaten.
Esirgeme evet n’olunca esirgeme fiilini yerine getirmiş oluyoruz.
Esirgeyeceksiniz, esirgeyecek…
Nerede bir yetim görsen burnunun direği senin de o yetimin babasızlığını düşündüğü zaman sızladığı gibi sızlayacak,
Nerede bir hasta görsen sen de o acıyı bir an için dahi olsa hissedeceksin.
Kimsesizlerin mezarları seni görünce bizim de ziyaretimize gelen var diye sevinecek
Ziyaretçisi olmayan hasta gözünü açtığında başucunda seni bulacak.
Esirgeyeceksin, hor hakir görmeden her yaradılanı yaradanından ötürü.
Her yaradılanın nefsine ondaki nefsin aslında Rabbinin nefesi olduğunu bilerek o şefkatle eğileceksin.

Ve bağışlayacaksın…
Babanın katilini…
Bu ondan hesap sorulmaması noktasıyla aynı değil.
Kanun ve adalet ondan hesabı soracak elbette…
Hatta sen de yüzüne haykıracaksın rezil diye nidalar ederek.
Ama karanlıkta sen senlen kaldığında aslında olayın Rabbinin bir zincirin fiile dönüşmesine izin vermesinden ibaret olduğuna idrak ederek…
Çok şükür ki Rabbim bizi davacı etti ya davalı olaydık düşüncesiyle aman dileyerek.
Ringde birbirine yumruk attıkça boksörler alkış alırlar…
Ama dışarıda biri diğerine vursa tutuklanırlar.
Gecenin o karanlığında gündüz ki vuruşlarını terk edecek ve bağışlayacaksın.
Esirgedin ve bağışladın…
Ne mi oldu?
Sen artık besmele oldun.
Lanetlenmiş şeytanı kaçırmak için besmele çekmek budur.
Seni gördüğü yerde kaçacak delik arar o melun…

Evet, mola alıp bunları söyledik.
Çünkü melik olmak deyince zahir, batın ve melekût âleminin sahibi olarak davranmadıkça…
Yani görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyen, aklın aldığı ve alamadığı her ne varsa tümünün sahibi bizmişiz gibi onlara ihtimam göstermedikçe bu fiil de bizde sıfat olmaz.
Kendi çocuğunun eline kıymık battığında dünyayı ayağa kaldırır da başkasının çocuğu diye başı kesildiğinde dahi umursamazsan melik olamazsın…
Olamazsan da orda kalır mısın? Hayır.
Bir delik açtın ve içerdeki suyu boşaltıyorsan motoru durdurduğunda içeriye dışarıdaki pis su girer ve tümü mahvolur içerdeki suyunun.
Durdun mu akıbetin berbata yolcu.
Yalnız bir şey var Allah verdiğini, kazanılmışı geri almaz.
Onu bu dünyada sana yâr etmez ama hesapta senin artı hanende görürsün onu.
Aslında görüyoruz ki Melik olmayan birisi Rahman ve Rahim de olamaz…
Yani 99 esma dedik ama 1001 var dedik ya, dahası da var dedik ya işte bu olay..
Birbirleriyle tümleşik türemede esmalar..
Bazı şeyler mutlaktır.
Bir su ya temizdir ya da pis.
Bir suya bir miktar pislik karışsa o suya temiz diyemeyiz.
Ama yeri geldiğinde o su daha pis bir suya nazaran temizdir. (ki bu terazi ahret dediğimiz bu dünyadan sonraki durakta kurulu)

Çok dağılmasak diyorum.
Rabbimiz kuddüs ismi ile bedenimize aslını aramak üzere gönderilerek hapsolunan ve aslı ona ait nefes, Ruh olan nefsimizi hiçbir beşeri kavram ile sınırlanamayacağını anlatır bize.
Ruh Rabbinin emrindedir. Uyku anında bedeni, kontrolünü kaybetmeyen bir bağla terk eder.
Dördüncü kat semaya kadar yükselir.
Orada ruhlar yastığı denilen yerde idrak, anlayış noktasının üstünde olan işlerini görerek döner.
Ruh kutsaldır, aslına dönebilen nefis, yani nefes Kutsal ruh’ tur.
Ruhtan bahis yasaktır.
Kime yasaktır şeriat ehline.
Kuran’ı satırdan okuyana yasaktır.
Çünkü bu bahis Kuddüs sıfatıyla sınır tanımadığından bazı noktalarda şeriatı da tanımaz.
Miraç’ta 90 bin hediye kelâm ile indi Resulallah.
Tamamı Kuran’ın hakikatini oluştururken, ilk 30 bin’i Şeraitten yani kabullenmelerden bahis,
İkinci 30 bini Tarikattan yani kabullenmelerini tamamlamış nefsin Allah’ın Zatına yol almaya başlaması noktasında bahis,
Ve son 30 bini de Hakikatten yani gerçek gerçeklerden bahis olarak şekillendi.
Gördüğümüz Kuran’a 6 bin küsur tanesi yazıldı.
O Yüce Kitap Kuran’da 6 küsur bin tanesi görünürken, derin bakanlar 30 binini satır aralarındaki yazılanları okuyarak gördü.
Gördüklerini hazmedip kabullenenlere satır aralarında tekrar satır araları açıldı ve o satırlarda ikinci 30 bin ile Ruh’u yani nefsin aslı olan nefes tanıdı.
Ruh’u algılayabilme yeteneğine ulaşabilen nefislere son 30 bin kelam da görünür oldu ve onlar hakikati keşfederek Hakikat Erleri oldular.
Tamamını tek bir parçada bütünleyenler Ruh’un sahibini tanıyarak kendilerindeki emanet nefesi yaşarken sahibine teslim edip, “Mutû kalbe ente mutu” sırrına vakıf olarak ölmeden önce ölmenin tadına vardılar.
"Denizin kenarına kadar, ayakların izi vardır. Ama denize girdikten sonra, ne iz kalır, ne nişan." Diyordu Hz. Mevlâna
Mevlâna; "Ölmeden evvel ölen bir kişi gerçekte diri olan bir ölüdür. Canı arınmış, makamı yücelmiştir" buyurur.
Ve yine dağılmamak adına devam perdesini aralamadan konumuza dönüyoruz.

Bu noktada fiili algılamalar yoluyla tatbik edende oluşan kuddüs sıfatı neticesinde, Allah o kişiye Selâm ismi ile selam verir.
Allah’tan bir kez selam alanın makamı ve sıfatı da Selâm olur.
Selam’ı alan kişiye Mümin isminde fiil işlemenin, nefes olmak yolunda Mümin olabilmenin yolu açılır.

(ki her yeni nefesimiz bize yeni durumumuza göre olan bir uygunlukta yeni bir nefis olarak döner. Bu nedenle her nefeste ölme ve yeniden dirilmeden bahis'in aslı da budur...)

Akıl kendini beğenmekten vaz geçerse ve amir değil de memur olduğunu kabullenirse bu fiili ona Mümin sıfatını kazandırır.

Nefes olma yolunu artık iyice anlamaya başlayan nefis'e Gayb sırlarını açarak; okyanusta kuru dal parçası üstünde ve güneş altında kalmış bir damla nasıl ki bir hiçse, nefislerin de Zat'ı yanında aynı şekilde bir hiçten ibaret olduğuna idrak ettirir.

“ Hiç eski Türkçede tuz anlamı taşır. En değersiz mineral olmasına karşılık olmazsa olmaz bir maddedir. ”

Mümin sıfatı, imanın kemalât noktası olup tarifi;
İnsan gökyüzüne bir saç teliyle asılı olsa, yeryüzünde fırtınalar kopsa, kasırgalar tufanlar birbirini kovalasa, zelzeleler olsa, yanardağlar patlasa ve lavları gökyüzüne ulaşsa, gök yarılsa ve yağmur yeryüzündeki suyu dağlara kadar yükseltse, dalgalar vurduğunda dağları yerinden oynatsa o imana ulaşmış, Mümin sıfatı sahibi nefis bilir ki;
Allah dilemedikçe ona zerre kötülük dokunamaz.
Ve gene bilir ki Allah muhafaza etmezse bunlara dahi gerek yoktur insan bir kaşık suda boğulur.
Mümin sıfatına sahip kişiyi ne bir korku ne de bir endişe kaplar.
O dünü düşünerek hüzünlenmezken, gelecekten de endişelenmez.
O Rabbinin muhafazasında onu seyir halindedir ve beşeri görevler ile insani vazifelerini eksiksiz yerine getirmesine rağmen tüm bunların hiç birisi onu ilgilendirmez.

Bu duygular içinde olan nefise birkaç perde aralayarak onun fiilini hayret makamına Müheymin ismi ile çevirerek onu hayret makamına ulaştırır ve onu mest ederek kendinden geçmesine yardımcı olur.

Hayret içinde olan nefislere hiçliklerini hissettirmenin yanı sıra, onlara Aziz ismi ile muamele ederek Zatına ait olan yenilmez ve mutlak galip olma makamını onlara da tattırır.
Burada insan hiçbir fiilinde yenilmez olur, Yenilmez unvanı alır.

Bu esnada hayret içinde kendinden geçmiş ve kendine dönemeyen nefisler ile açılanlar karşısında memurluğa düşemeyen akıllara Cebbar ismi gereği hükmünü cebir ile zorunlu olarak ister istemez kabul ettirerek algılama eksikliklerini giderir.
Bu isimde fiil işleyen kişi her durumda kendini kabul ettirerek Cebbar sıfatı kazanır.

Ledünni sıfatı bir ara sıfattır ve bu noktada ufaktan aralanarak Mütekebbir ismi ile insan her türlü hadiseye vakıf ve şahit olur, bu sıfatla da sıfatlanır.

Halik ismiyle Allah’ın yoktan var etme esmasıyla tanışır.
Yaradanın yaratıcılığına şahit olan kişi her şeyi kendi yaratıyor hissine kapılır.
Bu noktada insan pek çok hatarat ve vartalara kapılabilir.
Çünkü dilediği en olmayacak işlerin olduğunu görür.
Hiç olmayacak dileklerde bulunur ki olmasın diye onların dahi olduğunu görür.
Zorlu bir fasıldır ama tahminde bulunmayı terk ederek ve de konuyu havadan sudan sonucunun kendisini ilgilendirmediği konularda eskiterek de kolayca geçilir.

Allah’ın Halik ismi ile yarattığı mahlûkatı Bâri ismi ile harmanlayarak eşsiz benzersiz ve daha önemlisi kusur ve noksan bulaşmamış yepyeni uyumluluklar meydana getirdiğini izler. Bu noktada kendi elinden vesileler halk edilir.
Yine çetin bir esmadır ve kendinden bir şey bilmeden sadece seyretme yeteneği kazanılmışsa, seyredilerek Allah’a ait yeni güzellikler görülür. Eşyanın hakikatine de nasipse bu noktada ulaşılır.

Adı olan her şeyin cismi de vardır.
Musavvir esması ile anılan her ne olursa olsun vücuda gelir.
Akla gelmesi, adının söylenmesi o şeyin var olduğuna delildir.
Batıl itikatlarda isimsizler bahsi geçer.
Bu bahis o şeyin isimsiz olduğuna değil, isminin henüz bu semada anılmamış olduğuna işarettir.
Bunu anlayamayanlar birtakım sapık düşüncelerde boğulurlar.
İnsana düşen her ne anarsa ansın hayırla anması gerektiği ve hayra değil şerre vesile olacak şeylerin anılmaması ve hayata geçirilmemesi gerektiğini anlamasıdır.

Gaffar ismi ile bu vücutlara mağfiret eder, onları affeder. Yani onları günahın ortasında günahtan arındırılmış bir koruma çemberine alır.
( Bir topluluk pek çok suç işlese ve birisi de onların içinde kafeste esir bulunsa... Suç işleyenler yakalanıp cezalandırılırken o kafesteki suçlanmaz ve salıverilir, cezadan da kurtulur. )
Bir insan nerede ve hangi konumda, ne tür bir mecburiyetle ve ne iş ile meşgul olursa olsun; kalbi Allah ile meşgul oluyorsa, Allah onu muhafaza eder.

Kahhar ismi ile önce onu cezalandırıyormuş görüntüsü verir. Ancak daha sonra onu kendisine uzanan yolda oyalayan kimliklerden soymak üzere noksan kimlik elbiselerini parçaladığını anlamasını sağlar. Bu anlaşılma tamamlanıncaya kadar süren bir süreçtir.

Vehhab ismi ile Rahim sıfatını tetikler ve kişiyi hizmet etmesi için himmete boğar. Her yönden nimet yağar. Bu esnada gözler verilenlerle mi oyalanıyor yoksa onların üstüne basarak kendisine bir adım daha çıkıyor mu diye de izler.

Rezzak ismi ile ona zahir ve batında her neye ihtiyaç duyacaksa verir. Nefis bunu az bulabilir ama ilahi bir ölçü ile verilen tam gerektiği kadardır. Aslında nefsin az bulduğu rızık değildir çünkü o tamı tamınadır, azımsanan zahir dünya nasibidir.

Fettah ismi ile nefse yeni yeni ufuklar açar.
Pek çok noktayı keşfetmesini ve onu tam anlayarak fethetmesini sağlar.

Âlim ismi ile insana nefsinin o ana kadarki seyrinde aldığı haz ve tad çerçevesinde bilinmeyeni hissetme ve bilinenin hakikatini sezme oyunlarını yaşatarak ama aslında bilinen her şeyin suret olduğunu, hakikatte her bilinenin sadece bir işaret olduğunu gösterir.

Kâbid ismi ile biraz oynar nefislerle ve rızık miktarı hemen hemen değişmezken daralır.
Bir şeyin daralması ya da genişlemesi o şeyin miktarını değiştirmez. Kâbid halinde daralma vardır yani elde edeceği şey yine aynı olsa da onun elde edilişi zor olur. Elde edilen şeyin tadı tuzu da olmaz. Ayrıca bu esmada nasibin de azalması söz konusudur.

Bâsit ismi ile de biraz oynar ve gıdıklar nefsi yoldan çıkıyor mu diye ve rızık miktarı hemen hemen yine değişmezken genişler. Kabız halinin peşine gelir genelde. Rızık kolay, bazen az çalışarak bazen de hiç çalışmadan ele gelir ve bu esnada da nasip boldur, akar. Elde edilen şeylerin tadı çok lezizdir.

Hâfid esmasına Bâsit esmasının peşinden girilir. Onca rahatlığı, bolluğu ve nasibi en değersiz hale düşürerek maddenin manânın önünü kesmesini engeller, maddeyi insanın gözünde değersiz kılar.

Râfi isminde, Hâfid halini anlayan, Rabbinin onca değerli şeyi değersizleştirme sebebini kavrayan nefisi baş tacı yapar. Ona pek çok payeler vererek diğer nefisler karşısında övülmüş hâle getirir.
Tüm bu övgüler de yine baştan çıkarıcı tuzaklardan ibarettir.
İnsan bilmelidir ki her esma onu ondan alıp aslına yöneltmeye yarayan bir üst metottur.
İstikametin sonunda vaat edilen bir krallık ve krallıkla birlikte krallığa ait içindeki her şey onun olacağı zaten vaat edilmişken, varacağı yere varmak yerine yolda oyalanan, yol üstündekilerle oyalanan, vasıta ve vesilelerle meşgul olup orada kalmayı seçen ne ahmaktır.

Muiz ismiyle nefsi aziz eder.
Yani kendisine yönelmesine ve ibadetin hakikatine izin verir ki
Her yönelişte o yönelişe icabet ederek bunu hissettirmek suretiyle anlatılmaz bir haz içinde bırakır.

Müzil ismi ile Muiz’in sarhoşluğu ile kabaran ve şımaran nefsi anında rezil eder. Burada nefis şuçu olmasa da iftiralara uğrar başına olmadık işler gelir.
Yaşadıklarına rağmen nefsin sadakate gelmesi zamanına kadar da sürer türlü rezillikler. Rezillikte nokta da koymaz, rezilliğinin önünü ve yolunu da açar batabildiği yere kadar batışını izler insanın.

Bazı yollarda esmaları belli bir farklı sıralamayla ve de her birini farklı sayı ve şekillerde talim ettirirler. İşte bu yollar bu şekle işarettir.

Nefis feryattadır.
Sözünü kimselere duyuramaz, önceki azizliğin yerini alan rezilliği ile arada kalmıştır.
Tek çarenin Rabbine seslenmek olduğunu anlayarak ona yakarır. Ve Yaradan onu Semi esmasıyla şeş cihetten işitir. İşittiğini de hissettirir.

Basîr ismi ile onun rezillikler içinde iken isyanını terk ederek lâyıkıyla kendine yönelişini görene kadar izler ve her anıyla onu gördüğünü de hissettirir.

Nefis abidik gubidik dese de bakar ona sığınmaktan, ondan yardım dilemekten başka çare de yok, yol da yok…
İsteyerek ya da istemeyerek gelin ayeti zuhur eder.
Bu noktada nefis isteyerek ya da tüm kaleleri yanmış bir vaziyette çaresiz Allah’a yöneldiğinde;

Hakem ismi ile nefsin artık kendisine yöneldiğine hükmeder.
Bu hükmünü de gelişi ne şekilde olmuşsa olsun nefsin leyhine kayda geçirtir.

Adil ismi ile yaradılış gayesi belli olan nefsi hükmü çerçevesinde tartar ve hak ettiği manâ makamını ona verir.

Lâtif ismi bir devre arasıdır.
Bu noktada Rahim sıfatının tecellisi himmet'i gayrete getirerek yeniden çıkılacak yolculuğun devamı için nefsin gönlünü alır ve yumuşaklıkla yolun devamına hazırlar.

Hâbir ismi ile bu devam yolculuğu ve konusu hakkında nefsi haberdar eder.

Hâlim ismi ile önceki hesapları siler, yolculuğa borçsuz ve salim bir şekilde çıkmasını sağlar.

Azim ismi ile azametini tefekkür ettirir,
Büyüklüğüne idrak sağlar ve bu yolla gafletten kurtarır,
İmanını kuvvetlendirir,
Ne denli aciz ve ne denli kusurlar içinde olduğunu anlamasına olanak verir.
Âlemin düzenliliğini, yaratılış gayesini, verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini; Hayvanat, Nebâdat ve Tabiattaki aczi, icazı tefekkür eden nefis, Rabbinin sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O'nun büyüklüğünü idrak eder.

Gafur ismi ile her şeyden haberdar olmasına karşılık onları nefislerin yüzüne vurmayıp üstünü örtüşünü, sadece nefislerden değil melekût âleminden dahi gizleyişini anlatır.

Bu noktalarda fiil anlamaktan ibarettir diyelim.
Ama bilelim ki insanın anlaması için başından türlü türlü olaylar geçer.
Ta ki yaşadıkları ile esmayı gerçek manada anlaya..
Zaten anlayıncaya kadar kırk gül deren de olur, kırk satır ya da kırk katırı tercih eden de.
Bazı nefisler gül dermekten haz almaz.
Fıtrat denilen yaradılış mayası buna müsait değildir
Bu nedenle Rabbi ona hoşlanacağı seçenekler sunar ve der ki,
Kırk katır mı kırk satır mı?
Zaten maksatlardan birisi de haz denilen oyalayıcı melânetten de kurtarmaktır nefisi.
Gül bahçesine giren ve o güzelim gül kokularını koklamak dururken elindeki kokulu silgiyi koklamak gibidir bu noktadaki haz.
Hazzın aslı Allah’ı anlama noktasında hissedebilmektir.
Bir vardır ibadeti yerine getirmek,
Bir vardır tadili erkân ile yapılan tam doğru ibadet
Bir vardır bunun üstüne huşû denilen ilahi zevki de ekleyerek istekle yapmak
Bir de vardır ki huşû’nun da ötesine geçip hudû’ya ulaşmak
Allah dediğinde damarlarındaki kan çekilir.
Vücudunun her zerresi sanki dile gelir ve onlar da Allah der.
Hudû ile huzur’un Arapça yazılışları aynıdır.
Huzur ehli dediklerimiz işte bu Hudû sahibi insanlardır.
Onlar her ne yaparlarsa yapsınlar her daim huzurdadırlar.

Gene dağıtıyoruz değil mi konuyu neyse biz esmalarımıza dönelim yoksa Allah’ı anlatmanın sonu yok.

Gafur ismi ile her şeyden haberdar olmasına karşılık onları nefislerin yüzüne vurmayıp üstünü örtüşünü, sadece diğer insanlardan değil melekût âleminden dahi gizleyişini anlatır.
Demiştik en son…

E bu noktada Şekûr ismi artık farz olmuştur insana.
Tüm her şeyin kendisinin Rabbine yönelmesi için olduğunu anlayan nefis şükür içine girer.
Ama bunun nasıl yapılacağı konusunda bocalar.
Şükrün nihayetinin insanın şükür edemeyeceğini anlaması olduğunu da kırk deste gül dererek ya da kırk katıra bağlanıp çekilmek suretiyle anlayarak Şükür esmasını da kendine sıfat eder.
Her kime sorsalar artık onun için şükür sahibidir daima Rabbine şükreder derler.

Âli ismi ile Allah kemal sıfatlarını ve şanını sergilerken her bir sıfatın aslında kemal sıfat olduğunun idrakinin de kapısını açar.

Kebir ismi ile kemalinin son noktası olan Kibriya’nın da sahibi olduğunu tüm hudutsuzluğu ile örneklemeler yaşatarak idrake açar.

Hafız ismi ile sevgisine ulaşan nefsi hıfzederek muhafazası altına alır.
Bu noktada nefse ilham yoluyla, neyin yararlı neyin zararlı olduğunu hissettirir.
Artık ona hiçbir zarar dokunamaz.
Bu durumdaki nefsin zıddının kendisine muhalefeti azalarak ortadan kalkmaya başlar.

Mukit ismi ile her nesneyi nasıl ihata ettiğini ve maddînin yanı sıra manâ rızıklarını da nasıl dağıttığını anlaması için nefsi bu noktada da rızıklandırır.

Hasib ismi ile neyin neyi tetikleyerek sonunun nereye varacağının idraki noktasını yine yaşata yaşata açar.

Celil ismi ile Zatına ulaşma yolunda sıfat silsilesinin Celal'den açılımına işaret ederek, hangi isminin hangi ismine, hangi sıfatının hangi sıfatına amirlik yaptığını sergiler.

Kerim ismi ile seyir ve hayret içinde Rabbini tanımaya çalışan nefse himmet ile yetişir.
Ve zerre miskal yapılan hayrın yapana ulaşan anlatılmaz ölçüsüz faydalarını örneklerken,
Yapılan kötülüğe hesap noktasında gösterilen sabrı ve süreyi, onu affetmek için verilen çabayı apaçık anlatarak nefsi bir kere daha mest eder.

Rakib ismi ile her şeyi kontrolü altında tuttuğunu ondan emirsiz yaprağın dahi kıpırdamadığını, inen her yağmur damlasının kontrol edildiğini sergiler.

Mucib ismi ile kendine yönele nefislerin seslenişine icabet ettiğini,
Hayrına olan yakarışların o an hesabını görürken diğerlerinin hesabını uzattığını izah eder.
O an hesabı görülenden daha büyük bir menfaat, birkaç ek şart yerine geldiğinde katlıyorsa bekler ve şartların yerine gelmesini gözler.

Vâsi ismi ile rahmetinin gazabını ne denli geçtiğini;
Okyanusta bir ada olsa, adadaki ağaçta bulunan bir karganın ağzına çamur bulaşsa, karga da ağzını okyanus suyunda yıkasa, rahmet deryasındaki bu temizlik sonucunda günah mı kalır?
O çamur gazaba duçar günah olsa dahi okyanusu kirletebilir mi hiç?
Örneğiyle yine yaşata yaşata pekiştirir.

Hâkim ismi ile bir hikmeti vardır sözünü belletir.
Her yapılandaki hikmetin idraki yolunu açar.
Tesadüf diye bir şeyin olamayacağını, nizam içerisinde neyin nereye oturduğunu yine 40x40x40 ile gösterir.

Anlayın artık gösterir, sergiler vs. dediklerimizin her birini 40 deste gül, 40 satır, 40 katır yolu ile bazısını yıllarca sürecek çilelerle yapılandırıyor.

Çocukken gazeteler ek olarak sepet havası denilen bir karton dağıtırlardı bazı bazı...
Herkesin bir piyonu olurdu ve ortada da bir zar olurdu.
Zar atardık ve mesela 5 atmışsak 5 hane ilerletirdik piyonumuzu.
Böyle böyle giderken kareler üzerinde yazılar olurdu.
"3 el oynama sen" , "15 hane geri dön" , "7 hane ekstra ilerle" vs gibi.
Burada da durum böyle bir noksan evvelden talimini yaptığınız 8 sıfatı siler ta oradan fiillerle yeniden çalışmaya başlarsınız.

Allah dert keder vermeye.
Yoksa bu kırkları birde çekenden dinlemeli.
Emin olun yürek dayanmaz.

Son noktada o fiilleri işleye işleye ne zaman sıfatı oldu kalkıyor üzerinden.
Ama en kolay yol bunların hiç birisini çekmemektir diyeyim.
Karşıdan gelen 40.40.40 ları gördünüz mü hemen
Sen bilirsin ben acizim bu 40 deste gül dermek olsa beceremem, kırk katıra bağlanıp gezdirilmeye dayanamam, kırk satırla doğranmaya dayanamam. Senin Lütfün gazabını geçmiştir. Ne olur beni bu imtihanlarla imtihan etme, sen geçir diye 100/100 samimiyetle yakarmak ve nazlanmak lazım.
Allah nazlı kullarını sever ve yedi sene sürecek çile yerine,
"e iyi o zaman sen de şu kediye bi su ver de onu ona sayalım" deyiverir.
O sizinle irtibat kurmaya ve size kendini tanıtmaya çalışıyor.
Kediye su vermek lazım.

Vedûd ismi ile sevginin kaynağına işaret ederek kendisinin nefis'e olan sevgisini açar. Sevginin yukarıdan aşağı olduğunu anlatır.
Sevgi yukarıdan aşağı indiğinde nefisler de ona sevgi ile dönerken,
Bazı nefislere inen sevgide daha nefis o sevgiyi almadan bizzat yöneldiğini ve
Bu yönelinen nefislerden bu aşamanın sonrasında dönen sevginin aşk şeklinde tezahür ettiğini anlatır.

Bu cümle kuruluşlarını anlamıyorsanız düzgün yazmamış demeyin 40 kere okumanız gerektiğinden böyle yazıldılar. Aman ha emek yemek memek amanın da amanın

Mecid ismi ile halen akılla düşünen nefsin, yolu açılmış olsa dahi onun azametini idrak edemeyeceğini, ona yaklaşamayacağını, miraçtaki külli aklı temsil eden Cebrail'in buradan ötesine ben geçemem yanarım demesiyle anlatır.
Anlatır da işte 40.40.40…

Bâis ismi ile mürde, ölü kalpleri diriltir.
Artık iflah olmaz denecek derecede kapkara olmuş, dönülmez denilen günahlara gark olmuş nefise,
Tek bir tövbe ile tertemiz olunuvereceğini,
Hatta bu nasip olmuşsa işlenmiş günahları da sevaba dönerek hanesine yazılacağını müjdeler.
Tövbe eden insanın tövbesinin kabulünün işareti,
Tövbe ettiği günaha tövbesinden sonra yaklaşmamasından anlaşılır.
Tövbesindeki samimiyeti de tövbe öncesin konusundaki endişelerinden kurtuluşundan belli olur.
Namaz kılmayan bir insan tövbe edip tövbesinde samimiyet sergilediği noktada,
Önceki namaz borçları dahi silinirken o silinen borç namazlar da kılınmış kabul edilerek artı hanesine yazılır.
bir zamanlar bir mübarek vardı. o ne tatlı bir ihtiyardı anarken için yarıldı. yanındakiler bir gün bu tövbe öncesi namazları sordular...
Geçin onları dedi ve ekledi akşam namazı sonrasında kıldığınız 2x2 lik 4 rekat evvabin namazı var ya o namazı kılanın o namazdan önceki kazasından bahsedilmez.
Tabi oradaki bir muzip saygıyla da olsa sordu
"Efendim o zaman sadece evvabinler'i kılsa bir insan borcu kalmaz mı?"
"Evet kalmaz ama unutmayın Allah ile oyun olmaz."
" O it oğlu itleri tanır."

Namaz borcu olmadığı halde nice rezilliklerle giden, ardından ne sözler edilen insanlar var.
Allah muhafaza...
Tövbe ettikten sonra önüne bakıp tövbesine sadık kalmaya gayret etmek yerine geçmişi ile uğraşan bir insan ahmaktır.

Şehid ismi ile nerede ne şekilde ve ne kadar gizli de olsa, hatta tam bir örtü altında işlense dahi tüm fiillerden haberdar olduğunu sergiler. (yaşata yaşata tabii ki)

Hak ismi ile ispata gerek olmaksızın her nesnede aşikâre bir şekilde var olduğunun, her nesnenin zaten onun varlığının bir delili olduğunu anlatır.

Vekil ismi ile tevekkül noktasında bir edeple kendisine teslim edilen işleri nasıl yerine getirdiğini ve sonuçlarının da nasıl yerli yerince olduğunu gösterir.
Kendisi ile meşgul olana her zaman nasıl vekil olduğunu ve kendisinin ise vekile ihtiyacı olmadığının, onun dilemesiyle tüm mükevvenatın çarklarının onun dileğini yerine getirmek üzere nasıl döndüğünü mest ederek seyrettirir.

Kâvi ismi ile kudretinin sınırsızlığını her yönden ispat eder.

Metin ismi ile hiçbir şekilde kuvvet ve kudretinde azalma olamayacağını, bu kuvvet ve kudretin bir kaynağa ihtiyacı olmadığı gibi her türlü kuvvetin de aynı zamanda kaynağı olduğunu sergiler.
Bir orduda herkes general olsa o ordu bundan dolayı kuvvet kaybetmez aksine tecrübeler zincirinden kuvvetlenir.

Velî ismi ile nefislere olan dostluğunu şefkatle sergiler.
Onları sıkıntılarından sıyırır ve ferahlık verir.
Hayır’a atılan adımların önündeki engelleri kaldırır.
Onları geçmiş hüznünü ve gelecek korkusundan sıyırırken, ânı yaşamak ve tadını çıkartmaları için yanlarında olur.

Hamid ismi ile nefislerin kendisine yaklaşma yolunda kat ettikleri noktayı hesaba çekmelerine fırsat verir.
Bu yol alışın tüm noktalarının kendisine ait olduğunu ve nefsin hiçbir noktayı kendi gayreti ile aşamadığını idrak etmesine olanak sağlayarak övgüye layık olanın Rabbisi olduğunu, nefsin ancak Rabbine sığınması şeklinde bir noktada olacak kadar aciz olduğunu idrak etmesine vesileler sağlar.
Bu sayede nefsin bu seyirler içinde ayağının kaymasını önler.

Muhsi ismi ile kapkaranlık bir gecede, kara taşın üstünde yürüyen kara bir karıncanın ayak izlerini gördüğünü, hangi yöne kaç adım attığını saydığını göstererek her bir yarattığının hesabını ne denli tuttuğunu sergiler.

Mübdi ismi ile dilediğini emsalsiz ve benzersiz bir şekilde yoktan var edişini. 

Mûid ismi ile aslını kaybeden şeyleri aslına döndürüş şeklinde yeniden yaradışını sergiler.

Muhyi ismi ile cansız bir nesneye can verişini, aynı kolaylıkla ölüyü diriltişini.

Mümit ismi ile kimi zaman mühlet vererek ve işaretlerle, kimi zaman da apansız yok edişini sergiler.

Hay ismi ile her an diri olduğunu, uyku ve uyuklamanın onu tutmadığını gösterir.
Nefis'e uykusunda da sorumluluk yükleyerek, rüyalarını dahi sorgulamasıyla dirilik noktasında kapı açar.

Kayyum ismi ile nefislerin ve eşyanın duruşunu gösterir.
Neyin nasıl başlamasının ne tür vesilelere dayandığını sergiler.

Vâcid ismi ile her şeye sahip olduğunu ve ihtiyaç sahibi olmadığını gösterirken vermekle de hazinelerinden hiçbir şeyin eksilmediğine idrak ettirir.

Mâcid ismi ile nefisleri tam bir cömertlikle zafer derecesinde bir başarıyla yani muvaffak kılar ki bu muvaffaklık mutlaktır.
Yapılan yanlış görülse dahi her birini sonunda hayırlara vesile kılarak her durumda o nefsin övgüye mazhar olmasını sağlar.

Hak şerleri hayr eyler, zannetme ki gayr eyler, Ârif olan seyr eyler, Mevla görelim neyler, neylerse gözel eyler.
Deme bu niçin böyle, yericedir o öyle, sen sonunu seyr eyle, Mevla görelim neyler, neylerse gözel eyler.


Vâhid ismi ile inanılan ve tapılan tüm değerlerin ve de Tanrıların kendisinin sıfatları olduğunu ve nereye seslenilirse seslenilsin kendisine seslenildiğinin anlaşılması kapısını açar. Böylelikle mutlak tek olduğunu da ispat eder.
Züleyha validemiz Salem diye seslenirken putuna gene seslenişi o kanaldan Yaradana idi. Allah ona idrak kapısını açınca Salem seslenişi Samed e döndü ve yine Yaradana seslendi bu yolla.

Samed ismi ile ihtiyaçlara gerek cevap vererek, gerekse ortadan kaldırarak ihtiyaçtan doğan ızdırapları sona erdirir,
Yegâne ihtiyaç duyulanın kendisi olduğunun anlaşılmasını nasip ederek,
Kendisine sahip olanın başka bir şeye ihtiyaç duymayacağını,
Çünkü her şeyin kendinde mevcut olduğunu gösterir.
Padişah cariyelerini toplamış ve hazine odasına götürmüş.
Şimdi dediğinde herkesin bir şey üzerine elini koymasını ve eli neyin üzerindeyse onun ona verileceği sözünü vermiş.
Evet, şimdi dediğinde tüm cariyeler bir mücevherin üzerine elini koymuşken cariyelerden birisi elini padişahın üzerine koymuş.
Bunun üzerine padişah sen neden bir değerli mücevheri tutmadın da elini benim üzerime koydun dediğinde cariye cevap olarak;
Sizin açtığınız idrak ile size sahip olanın zaten tüm bu hazinelere de sahip olacağını anladım efendim diye cevap vermiş.

Kâdir ismi ile kudretinin sınırsızlığını tecellilerle anlatır.
Boştan dolu çıkartmaya, dolu olarak emin olunanı boşa çıkartmayı kudreti ile sergiler.

Muktedir ismi ile fiillerdeki ilahi gücün anlaşılmasına olanak verir.
Her şeyin sonunun onda bittiğini ve hiç bir şeyin sonundan emin olunamayacağının idrakine ulaştırır kulunu.

Mukaddim ismi ile nefsin vezirliğini gözler önüne sererek takdim eder.
Bu takdim ediş ona açılan yolda gitmesi gereken ortalama yolun ne kadar ilerisinde olduğunun, bu ileri gidişte kendisine sunulan ve helal olan neleri safra gibi görüp geride bırakarak ilerlediğinin fiiliyatından ibarettir.

Muahhir ismi ile de kimi nefsin rezilliğini ortaya koyar.
Helal dâhi olsa nelerle oyalanarak yolun ne kadar gerisinde kaldığını, bu suretle neleri kaçırdığını anlaması noktasında idrak açar.

Evvel ismi ile hiçbir mahlûk yaratılmadan önceki Zatını anlatır.

Âhir ismi ile her mahlûk yok olduğunda da evvelki gibi var olacağına idrak ettirirken

Zâhir ismi ile her nesnede aşikâr olan varlığını ortaya koyar.

Bâtın ismi ile de aklın ötesinin de kendisi olduğunu ifade eder.

Vâli ismi ile velayetini sezdirir.
Her sebebin velayetinden gelen emir çerçevesinde halk edildiğini,
Adaletin hakikati ile birlikte açar.

Müteâli ismi ile hiçbir sebepten sarsılamaz,
İhsanlarının artması onda bir noksanlığa, acze, zaafa sebep olamadığı gibi,
Mutlak gücün sahibi olduğundan gücünde artmanın da söz konusu olamayacağını gösterir.

Berr ismi ile hak edilenin ötesinde bahşederken,
Yine hak edilen gazabı da erteler.
Bir iyilik yapıldığında onu kayda geçirecek meleği belki nefis o iyiliğinden kendine çıkarttığı paydan vazgeçer de nihayetsiz sevap yazarız derken,
Kötülük yapanın günahını yazacak meleğe de bekle tövbe ihtimali oldukça ertele der.

Tevvâb ismi ile kulun bir hiç olduğunu anlamasına türlü vesileler halk ederek,
Nefsin tekâmülünde kendine pay çıkarma isyanının yok olmasına kapılar açar.

Müntekim ismi ile eskilere tövbe etmeden yeni günahların peşine düşenleri izler.
Mazlumların yakarışlarına rağmen zalimlere mühlet vermeye devam eder.
Çünkü Mevlâsı kuluna zulmetmez.
Kulun çektiği zulüm kendi belasıdır.

Ruhlar yaratıldığında Allah onlara ne olduklarını unutturacak şekilde üfürdü ve sağ tarafta yarattığı Dünyayı tüm ziynet ve güzelliğiyle ve aynı zamanda sol tarafta yarattığı Cehennemi tüm dehşetiyle gösterdi.

“ - İsteyen dünya’ya gidebilir size dünyayı helâl kıldım buyurdu. “

Cehennemin dehşetinden ürperen ve Dünyanın güzelliğinden sarhoş olan Ruhların yüzde doksanı esma sıfatının tümünü içeren güzeller güzeli Dünya’ya yöneldi.

Geriye kalanlara bu defa sağ taraftan Dünyayı silip Cennet’i gösterdi.
Dünyanın güzelliğine rağmen huzurda kalmanın zevkine sadık kalan Ruhların da yüzde doksanı Allah’ın sıfatının tüm güzellikleriyle donanmış Cennetin güzelliği karşısında girdikleri sarhoşluk ve sekir haliyle cennete yöneldi.

Geriye bir yüzde onun yüzde onu diye azdan az olduğu ima edilen birtakım Ruhlar o gaflet üfürüğü anında gözlerini yummuş, olan bitenle meşgul olmak yerine Rableriyle birlikte olmayı seçmişlerdi.
Ve bunun neticesinde güzel ve dehşetli hiçbir yaradılanla ilgilenmemişlerdi.
Ve de bunun neticesinde halen huzurda kalmışlardı.

Zatını aşikâr etse,
“ - Tur dağına göründü Tur dağı eridi “ olurdu.
Herkes secdeye kapanır ve kimse yerinden kıpırdayamazdı.

Allah Sıfatlarının cem’i olarak Zatını perdelemek suretiyle sordu;

“ – A be akılsızlar siz neye cennete gitmez de burada oturur bekleşirsiniz? “
Kalan bu ruhlar cevap verdi;
“ – Senden daha güzel değil o Cennet dediğin şey Rabbimiz. “
“ – Nereye gidersek gidelim hasretin sana olacağını biliyoruz.”
“ – Ne olur bizi huzurundan yollama “
“ – Cennet dâhi senin huzurunda olmayı dilerken biz nasıl senden geçelim de Cennet’e talip olalım. “
Bu bahsi duyan Dünya’ya meyletmiş ilk yüzün doksanı ve
Kalan on’un da Cennet’e meyletmiş yüzün doksanı geri döndüler.
“ – Affet rabbimiz biz de bu kalan azın azı ile aynı düşünüyoruz artık gidişimizi yok say ve bizi de tekrar huzuruna kabul et “ dediler.
Bunun üzerine Yüce Yaradan O af dileyen Ruhlara seslendi;
“ – Elestü bi Rabbiküm “
Ben sizin Rabbiniz miyim?
“ – Belâ “ dediler Ruhlar.

Yani her ne olursa olsun seni Rabbimiz olarak kabul ettik ve bu davamızdan da asla ve kat’a vaz geçmeyeceğiz dediler.

“ – Bu arzunuzun karşılığını benden başkasına yönelerek kaybettiniz ama şimdi ikinci bir şans istiyorsunuz. “
“ – Artık bunun bir bedeli var bedavayken beni almadınız “
“ – Her ne dersen yaparız yeter ki ikinci bir şans ver Rabbimiz “ dediler.
“ – Peki, o halde dünyaya gidecek ve orada oranın zamanıyla bir süre geçireceksiniz.
Bu süre içinde ben size orada bu ahdinizi uygulamanız için fırsat vereceğim
Ama sanmayın ki orada güllük gülistanlıklarda geçecek bu süre.
Sizi gerçekten bu isteğinizde samimi misiniz imtihan edeceğim. “
“ – Sen ikinci bir şans ver de ne dersen onu yaparız biz Rabbimiz.
Kaldı ki o dediğin süre kazanacaklarımız karşısında nedir ki. “
Allah bu istekleri kabul etti ama karşılığında da o Ruhlara birer senet imzalattı.
Senetler muhtelifti.
Kiminde Afrika’da açlık çekerek bir hayat sürecek ve buna rağmen sana isyan etmeyeceğim,
Kiminde ise zenginlik içinde yüzecek ama bu zenginliğimi kendim için değil sana ulaşma gayretinde olanlara destek vermek için harcayacağım yazıyordu.
Her ruh önüne konan senedi seve seve ve rızayla imzaladı.
İşiniz zor, başarı ihtimaliniz de buradaki boyaya boyanış nispetiniz dolayısıyla düşük.
Ama siz istediniz biz de söz verdik.
Bir adım atanı 10 adım atmış sayacağız, bize yürüyene biz koşarız buyurdu.
Kazanan herkes ilk an huzurda kalan gibi olacak ve
Son noktaya ulaşamamış olan da kazanma yolunda gayretin neresine kadar çıkmışsa,
Ulaştığı yer kendisinden daha az yol kat edene nazaran üstün olacağından,
Sonrasında kendisine Cennet’te diğer Ruhlara nazaran üst mevki sağlayacaktır.
Ancak cennetteki Ruhlar üst katlardan haberdar olmayacağından hüzün olmayacak..
Yalnızca muhabbete sebep olsun diye bir seziş olacak..
Dünya ve Cennetten şimdi Huzur’a talip olarak vaz geçip imtihan dünyasına inecek olan Ruhlar size sesleniyorum,
“ – Dünyanın size iznimizle yapacağı efsun ve büyü ile büsbütün bizi unutup, şu an elinizdekileri de kaybedip, cehennemde temizlenmek ve sonrasında Cennet e girmek durumunuz da söz konusu.
Hatta ebedi olarak orada kalacak kadar alçalabilir ve asla oradan çıkmaya da bilirsiniz iyi düşünün. “
“ – Bu konuda da evet diyorsanız senetlere ikinci birer imza atıp teslim edin ve Dünya’ya iniş sıranızı beklemek üzere dördüncü kat semadaki Ruhlar yastığına inin. “ dedi
Senetler imzalandı uygulama başladı.

Sonra Yaradan tüm azameti ile geriye kalanlara “otuz dokuzlar” diye seslendi.
Siz de ineceksiniz Dünya’ya,
Ama sizin inişiniz sadece orada yaşanılanları görmek ve şahit olmak için olacak.
O Ruhlara sizin içinizden seçeceğim Peygamberler göndereceğim.
Doğruyu ve yanlışı her devirde anlatacaksınız onlara.
Uyarıcı olarak gidecek ve uyaracaksınız onları yollarını bulmaları noktasında.
Peygamber gönderme faslı bittiğinde yine sizlerden seçeceğim Velilerle yeni nesilleri son Peygamberin sözleri ile uyarmanız ve onu hatırlatmanız üzere görevlendirmeye devam edeceğim.
Tâ ki devirler bitip kıyamet kopana dek bu böyle devam edecek ve sonunda da hesap görülecek, herkese hak ettiği verilecek.
Buyurdu…
Ve ekledi;
“ – 39 gidin 40 gelin… “
“ – 40ncı kim Rabbimiz “ diye sorduklarında da
Kimi getirirseniz kabulümdür.
Sizin başaramıyor olsa da onda gördüğünüz bir güzellik neticesinde seçtiklerinizden hesap sormayacağım ve sizlerle bir tutacağım.

Söz söylendi, kürsü kaldırıldı, kalem kırıldı…

Biz de yine dağıttık.
Ne yapalım Rabbimden bahsetmeye doyamıyorum.
Neyse biz bir soluk daha alalım ve az kaldı esma zincirini bir bitirelim hele…
En son ne demiştik?

Evet,
Müntekim ismi ile eskilere tövbe etmeden yeni günahların peşine düşenleri izler.
Mazlumların yakarışlarına rağmen zalimlere mühlet vermeye devam eder.
Çünkü Mevlâsı kuluna zulmetmez.
Kulun çektiği zulüm kendi belasıdır.
Demiştik…

Bu belâ Ruhlar âleminde azın azına talip olmaları neticesi kendilerine verilen şans ile ilgili imzalanmış sözleşmeler gereğidir.
Ne zaman ki bir masum’a,
Ne zalim ne de mazlum olmayan tamamen masum bir nefse zulüm dokununca,
Haddi aşmış olurlar ki o andan itibaren olayı kamu davası olarak ele alır yüce Yaradan.
Ve zalime haddini bildirecek şekilde zulmün ve zalimlerin dayanaklarının belini kırar. Devamında zalimlerden masumun intikamını alır.

Afüv ismi ile günahkârların günahlarını hiç yapılmamış gibi kayıtlardan çıkarttırır.
Bu isimle muamele ettiği nefsin üzerinde olan kul haklarını dahi kendi üstüne alarak karşılığını taraflara rızaları ile takdim eder.

Raûf ismi ile şefkat nazarı ile kullarına nazar eder.
Onlara kendisine yönelmeleri için sayısız olanaklar tanır.
Kimi zaman güzelliklere gark ederek şefkatini gösterirken,
Kimi zaman da şefkat tokadıyla onları yanlış yollarından döndürür.

Mâlik-ül Mülk ismi ile hiçbir ortağı ve de hesap vereceği bir makam olmadığını apaçık ortaya koyar.
Dilediğinden her verdiğini alır, dilediğine sınırsız verir.
Bu alış verişlerin hakikatteki manaları da sadece kendinde mevcuttur, buna akıl sır ermez.

Zül Celâl’i ve’l İkrâm ismi üzere Celâli ile nimeti hak edene de etmeyene de yayarken,
İkram’ı sadece hak ediş noktasında hak sahipleri ile hak edişini dahi gözetmeden sevdiklerinedir.

Muksit ismi ile maksadını iyiden iyiye açarcasına bunca örneklerle kendini tanıttığı nefse adaletle hüküm vererek, hakkı ve adaleti olduğu gibi uygular.
Ancak burada dahi kendi sevdiklerine türlü vesileler yaradarak hakkı geçenlerle helalleşmelerine olanak verir ki karşısına haksız olarak gelmelerini engeller.

Câmi ismi ile zıddiyetleri bir araya getirerek toplar.
Kimi zaman bunları harmanlayarak noksanlarını tamamlarken, kimi zaman da bir araya getirse dahi birbirlerine iki denizin karışmadığı gibi karışmalarına izin vermez.

Gâni ismi ile hiç bir şeye ihtiyaç duymayacak şekilde ne denli zengin olduğunu göstererek nefsi mest eder.

Muğni ismi ile dilediğini zengin eder ve zenginliği onda kalıcı kılarak, hayatı boyunca zengin olarak yaşatır.
Dilediğini de hayatı boyunca fakirlik içinde bırakır.
Bâzı kullarını zenginken fakir, bazılarını da fakirken zengin yapar.
Fakir olan daha şanslıdır çünkü Allah fakirlerle beraberdir ki onların fakirliğe ne ölçüde sabrettiklerini izler,
Zenginliği verdiğini de zenginliğini kullanışına bakarak ne ölçüde bir şükür içinde olduğunu izler.
Burada zenginin imtihanı fakire nazaran çok daha çetindir."

Mâni ismi ile nefislerin kolaylıkla yol almalarını sağlar.
Zahirde bazen her türlü vesileyle kulunu teşvik eder görünse bile batın elini onun işinin üzerine koyarak sonuçlanmasını engeller.
Kul için neyin hayırlı olduğunu hakikat noktasında bilen ancak odur.
Akıllar bunu idrak edemez.
En kolay yol teslim olmak ve yaşamak yerine olayları seyretmektir.

Dâr ismi ile şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur.

Nâfi ismi ile Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, her şeye güç yetirendir, onu engelleyecek bir kuvvet yoktur bahsini ortaya serer.

Nûr ismi ile duyguya ait olan ve de
Akıl ve idrakin karanlıkları varken tamamen zıddiyetle vicdan ve sezgide ortaya çıkan
Dış ve iç tecellinin tene yansımasını sergiler.
Neşenin sezilen kaynağıdır.

Hâdi ismi ile hidayete erdirir.
Bu noktada hidayetin zıddiyeti olan dalâlet yok olur.
Hidayetin son noktası iman'dır.
İmanın kemalât noktasının tarifi;
İnsan gökyüzüne bir saç teliyle asılı olsa,
Yeryüzünde fırtınalar kopsa,
Kasırgalar tufanlar birbirini kovalasa,
Zelzeleler olsa,
Yanardağlar patlasa ve lavları gökyüzüne ulaşsa,
Gök yarılsa ve yağmur yeryüzündeki suyu dağlara kadar yükseltse,
Dalgalar vurduğunda dağları yerinden oynatsa,
O imana ulaşmış nefis bilir ki;
Allah dilemedikçe ona zerre kötülük dokunamaz.
Ve yine bilir ki;
Allah muhafaza etmezse bunlara dahi gerek yoktur insan bir kaşık suda boğulur.
İman sahibi kişiyi ne bir korku ne de bir endişe kaplar.
O Rabbinin muhafazasında onu seyir halindedir ve tüm bunların hiç birisi onu ilgilendirmez. Bu aynı zamanda Müminin de sıfatıdır.

Bedî ismi ile öncesi olmayan şeyler yaratarak nefsi hayretler içinde bırakır.
Artık her şeyi çözdük denildiğinde her şeyi sıfıra düşürür.
Akıllar iflâs eder.
Tam keyifsizlik oluştuğunda yepyeni ilhamlarla nefisleri tekrar keşiflere koşturarak mutlu eder.

Bâki ismine sahip Yüce Rabbimiz için zaman söz konusu değildir
(yani bu söz onun Zatına işarettir, esma ve sıfatlarına değil)
O'nun zatı zamandan beridir.
Burada münezzehtir demiyoruz çünkü münezzeh arınmış temizlenmiş manâsı da taşır. Allah'ın Zatı olan "HU" ise zamana hiç girmemiştir dolayısıyla münezzehliği de söz konusu değildir.
Onun sıfatlarının cem ismi olan Allah için münezzeh diyebiliriz.
Şöyle ki bazı esma ve sıfatlar birbirini tamamladığından o tamamlamalar olmadan bakıldığında noksanlık görülür.
Aslında orada da noksanlık yoktur ama bütünlük sağlanmadan noksanlık yoktur da diyemeyiz.
Yani zaman ile bir alışveriş söz konusu olur.
Oysa Zatında parça tamamlama yoktur.
O her daim noksansızdı ve yine her daim noksansızdır.
Evvel, Ahir, Zahir, Batın sıfattırlar ve Zatının anlaşılmasına yönelik parçalardır.
Yoksa zatının evveli, ahiri, zahiri, batını birdir.
Bu nedenlerle Zatı için beri yani noksana hiç yaklaşmamış ifadesi daha uygun.

Vâris ismi ile nefsin kıyametine işaret eder.
Sayılı gün sonunda nefisler menzillerine ulaşmayı başarsalar da başarmasalar da kendileri için ölüm denilen kıyamet kopacak ve nereye ulaştılarsa o makamdan ahirete intikal edeceklerdir. Bundan sonrası bu âlemde değil akıbet âleminde yaşanacak, orada da birtakım işlemlerle nefsin arınarak cennete ulaşmasına imkân sağlanacaktır.
Çok azı cehenneme dahi ulaşamadan yok olurken yine çok azı cehennemde ebedi kalacak bir kısmı da Araf denilen arada kalmışlığın nişanesi olarak iki arada bir derede yaşayacak.
Fakat nefisler Allah'ın Zatına ait mülkün birer birimi olarak ceset denilen dünya vücudundan kurtulunca,
Varis olan gerçek sahibine ulaşacaklardır.
Nefis eğer bu dünya hayatında "Mutû kable ente mutu" fermanına mazhar olamamış, yani ölmeden önce Varisi olan sahibine nefes olarak ulaşamamışsa öte yanda işi bir hayli zordur.
Allah için zor yoktur.
O bir şeyi dilerse olur.
Kimi zaman nefislere ek süre de verdiği olur.
Son nefesinde onu yeni bir beden ile sanal bir âlemde 25 yıl daha yaşattığı vakidir.
Bu her nefse değil dökümü ve tesviyesi tamamlanmış da sadece bi cilası olsa teslim edilebilecek ürüne uygulanan bir ayrıcalık gibidir

 Reşid ismi ile nefsin gösterdiği yolları aşmasını izler ve istenilen asgari noktaya ulaşan nefisi Reşit ilan eder.

Sabûr ismi son noktadır.
Reşit olan nefis ona vasati ulaşmıştır ama daha kemalâtına daha çok çok eğitim gerekir.
Bir şeyin vasat olması onun noksan olması değil geçer not almasıdır ki 10 üzerinden 5 alan öğrenci geçer.
Geçer ama 10 üzerinden 5 alarak geçen öğrenci vasattır.
Noksan değil ancak kemalât noktasında 10 üzerinden 10 da olmamıştır yani.
Bir nefis ancak öğretileri Sabır ile uygulamaya devam ederek kemalâta ulaşır ve kâmil olur.
Kâmil olmanın da ötesinde nasip edilmişse 164 makamda bi sonrakine, bi sonrakine geçerek tekâmülünü tamamlar ve Mükemmil olur.
Ve sonrasında Gâbe Gavseyn e dek olan bir yolda kim bilir nerelere gider neler eder.


Tüm bunları soluksuz Dinleyen Orhan sanki bu süre içerisinde o an kaybolur diye nefes dâhi almamıştı.
Pericik gülerek misal âlemi be Orhan’ım gerilme…
Rabbin sana bir kere güldü daha sıkıntıya koymaz seni rahat ol dedi…
Orhan ise ben bunları ne yaşayabilirim ne de bu imtihanlarda başarabilirim…
“ – Aman Yâ Rabbi senden sana sığınıyorum sen beni senden muhafaza eyle deyiverdi. “

Pericik tebessüm etti ve Âlimler uzun zaman lanetlenmiş şeytan kimden aldığı güçle Allah’a kafa tutuyor diye düşünmüşler…

Sonunda anlamışlar ki lanetlenmiş şeytanın kafa tuttuğu Allah’ın Zâtı değil…

Celâl sıfatından aldığı izinli güç ile Cemâl sıfatına kafa tutuyor.
Cemal sıfatı Celal sıfatının babasıdır.
Baba hani oğlu ve beraberindekiler bazı noktaları idrak etsinler de gerçeği görsünler, anlasınlar diye onun bazı noktalarda kendisine kafa tutmasına izin verir ya bu da öyle bir şey.

16 Haziran 2010 devam ediyor...


Orhan, "zor" dedi.
Bunca Müslüman çile çekiyor, sıkıntının bini bir para...
Peki nedir bunca eza ve cefa?
Neden hep inananlar sıkıntıda? diye sordu Pericik'e dönerek.
Pericik;
“ – Belâ zaten Müslüman ve inanan için yaratılmış bir kavram" diye cevap verdi.
İnançsız kesim için belâ olmaz. Onların başına bir şey geliyorsa bu tamamen Allah'ın adaletinin adaletinin bir tecellisidir. Ve adı da belâ değil ceza olur.
İnanmak kabul etmektir ama kabul etmenin de şekilleri ve dereceleri var.
Bir şeye kabul ettim denildi mi o artık soruşturmadan düşer. Kabul ettim diyen kişinin o şeye ulaşma sürecinin tamamlandığına işarettir bu. 100 sayısının 99 dan büyük olduğunu kabul ettim dedi mi birisi, o andan itibaren o kişinin 100 sayısını 99 dan daha büyük olduğunu kabul edip etmediği soruşturulmaz. Fiillerine bakılır ve 100 sayısının 99 ile mukayesesi denk geldiği zamanlarda 100'ün 99'a üstünlüğün vurgulanması noktası da tamamsa olay bitmiştir.
Şeriat şeriat der dururlar da bilmezler ki şeriat kabul etmekten ibarettir.
Namazın kılınmasını kabul eden bir kişinin namaz konusunda şeriatı tamamlanmıştır. Bu andan itibaren namaz konusunda şeriatında noksanlıktan kimse söz edemez. Kılıp kılmaması noktası şeriatın dışında bir olaydır ve o olay da Kul ile Allah arasında bir konudur. Kul hesabını sadece Allah'a verir. Ne din ne de bir alim bu konuda görüş bildiremez. Sadece o kişide fiil noksanlığı konuşulabilir. Fiilini düzeltmesi ve kabul ettim dediği bir olguyu hayata geçirmesi gerektiği ve nasıl geçireceği konusunda destek olunulabilir. Destek olunulabilir diyoruz çünkü daha ötesi zulüm kavramına girer. Hayatta kimse kimseden sorumlu değildir. Sorumluluk tamamen kendi derecesinin yükselmesi noktasında göstereceği iyi hallere bağlı olduğundan kendi menfaatine fiili yolunda olmayan kişiye "iyiliği gösterin ve kötülükten kaçınmayı anlatın" emri çerçevesinde yol, yordam göstermekten ibarettir. Bu kötülükten kaçınma noktasında yol ve yordamı yazılı, sözlü ya da görsel yollarla yaparken asıl olan iyiliği gösterme noktasıdır ki bunu sadece kendi doğru fiillerine devam ederek izlenimler vasıtası ile yayabilir.
"Allah Nuh a.s.'a sen gemiyi yap hayvanları içine biz dolduracağız" dedi.
Allah İbrahim a.s.'a Kâbe'yi inşa etmesini ve insanları oraya kendisine ibadet etmeye çağırmasını emretti. İbrahim a.s. emre uydu ve Kâbe'yi yaptı ama peşinden de bir soru sordu.
" Ey hikmetinden sual olunmayan yüce Rabbim, emrine uydum ve Kâbe'yi yaptım ancak insanları buraya nasıl çağıracağım" dedi. Bunun üzerine Allah "seslenerek çağır" buyurdu.
"Ey bana Halil'im diye seslenen güzel Allah'ım, sesleneyim seslenmesine de sesimi bu ıssız yerde kim duyar da gelir" dedi. Ve bu söz üzerine Allah son noktayı koyarak, "Ya İbrahim sen seslen biz duyururuz ve duyanlar oraya gelecekler" buyurdu.
Evet Orhan'ım o gün İbrahim as. seslendi ve Allah da o sesi nasip ettiklerine duyurdu. öyle ki o ses bugün bile semalarda yankılanıp, nasip sahiplerinin kulaklarına ulaşıyor ki; halen duyanlar Kâbe'ye akın ediyor.
Öyle...
Kabul etmenin de dereceleri vardır dedik ve açmadık onu da açalım.
kabul ettim dersen şeklen kabul etmiş sayılırsın ve kimse de bir şey diyemez. Ama kimse sıfatının ötesinde O sıfatına sahip olan daha derine bakar. kabul noktasında hasıl olan üç noktanın yerine gelip gelmediğini gözler.
Birincisi; dilinle ikrar'dır ki; bu zahirinle kabul'e işarettir.
İkincisi; kalbin ile tasdik'tir ki; zahirinde kabul etiklerini batınınla da tasdik etmiş olacaksın
Üçüncüsü;boynunla inkiyâd eylemektir ki; bu da davanın ruhunu benimsemek ve hatta bu uğurda başını ortaya koymak, davayı canından aziz bilmektir.
Kabul ettim dedin mi daha kimse sana ilişmez. Ancak bu kabulünün derecesinin hesabını Allah'a verirsin. Laf ile verilen hesabı da kabul etmez Yaradan. Seni 1001 esması ile çırparak sözünün özünü sana gösterir. kabulün neresinde olduğunu O zaten biliyor senin de bilmeni sağlar. kabulünü tamamlamak isteyene yardım eder, samimiyetten noksan olanı ise yoldan çekerek ezilmesinin önüne geçer.
Peki bu yollardan geçince tamam mı oluyor?
Tabi ki hayır.
Değer verdiğim bir mübareğin yanında birisi;
" aahhh ahh efendim kırk yıldır dizinizin dibinden ayrılmadım ama ne kadar nasipsizim ki bakıyorum da bir arpa boyu yol alabilmişim" dedi.
bunun üzerine mübarek " Beyim keşke bir arpa boyu dahi bizden ayrılmamış olaydın" diye cevap verdi.
Tüm bunlar sürdürülmekte olunan bir davanın işareti.
Anlaşmak için öncelikle davadan geçeceksin.
Ancak sözümü özünle dinle "vaz geçeceksin" demiyorum, "geçeceksin" diyorum.
Çünkü vaz geçmek sadece gereklilik üzere geri çekilmektir. Oysa geçmek, sınıf geçmek gibidir ve önceki sınıf ile ilgili her ne varsa geride bırakılır yeni sınıfa başlanırken.
Hatıralar dışında önceki sınıfa geri dönmezsin.
Geçmek o davanın sendeki yerini ve izini hatıralara gömerek gündemden düşürür.
Peki inançlı olmaktan bahis ettik ve Müslümanların sıkıntılarından söz açtık. nasıl bir soru ve sorun var bu noktada?
Sorunun temelinde bir dava yatıyor.
İnsanlar sorulduğunda Müslüman'ım diyorlar.
Aslında bu dil ile söylense de aslını gönüller bilerek davaya girişmemeli.
Çünkü kelimeyi şahadet getirmekten daha büyük bir küfür yoktur.
Tek Müslüman olan Allah'tır çünkü sadece Allah cc. Allah'ın birliğine şahitlik edebilir.
Kulun Müslüman olmak için ettiği kelimeyi şahadet tamamen taklidi olup, Müslüman olma yolunda teslim olarak İslâm'a girdiğini dile getirerek bir akit imzalamasından başka bir şey değildir.

Hucurat suresi 14. ayetinde de bahsi bir nebze geçer ve orada;

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â (şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Bu ayet bedevi'lerden bir kabile halkına nazil olmuştur. O kabile toplu şekilde biat edince biz Müslüman olduk manasında olan Amennâ dediler. Oysa ki âmennâ lafzını edebilmek için sözü dil ile ikrar, kalb ile tastik ve boyun ile inkiyâd olan; özü zahir, batın ve ruh ile kabullenme olan üç makama da eyvallah demeleri gerekiyordu ki henüz bu seviyede değillerdi. Allah cc. da bunun üzerine bu ayeti indirerek;

Biat eden ve Kâletil a’râbu âmennâ iddiası ile Müslüman olduklarını söyleyen o Araplara de ki; kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum yani siz henüz Müslümanlık mertebesine ermediniz, sadece teslim olarak İslâm'a yani Müslümanlığa ulaşmak üzere doğru yola girdiniz. ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â (şey’en), innallâhe gafûrun rahîm (rahîmun). yani eğer Allah'a ve O'nun Resulü'ne itaat etmek suretiyle Allah'a ulaşmayı dilerseniz, amelleriniz, fiilleriniz sizdeki eksiklikleri tamamlamak üzere fazladan giyindiğiniz libaslardan (kalplerdeki Allah'ı unutturan gaflet giysileri) sizi kurtararak, Allah için vazgeçmenin kazanma olduğu yolu size aydınlatarak Müslümanlığa ulaştıracaktır. Muhakkak ki Allah, Gafur'dur (Gafur ismi ile her şeyden haberdar olmasına karşılık onları nefislerin yüzüne vurmayıp üstünü örtüşünü, sadece nefislerden değil melekût âleminden dahi gizleyişini anlatır.), Rahîm'dir. (Rahim isminden verilenlerin bedeli yoktur ve tamamen hediyedir. Çalışarak kazanılamayacak yüce şeyler için kullanılır ve Müslümanlık da böyle çalışılarak kazanılamayacak şeylerdendir, tamamıyla hediyedir bizlere)”

 
Ne demek mi istiyorum iyi dinle o zaman...
İbrahim as. malum hikaye Kâbe'deki putları kırdığı zaman çok keyifliydi.
O keyif ile yürürken yolda Cebrail as.'a rastladı ve Cebrail as. selâm verdi ona.
Selâm'ı alan İbrahim as. mutlu ve mesut halinden doğan neşesiyle;
“ – Rabbime müjdem var Ya Cibril " deyiverdi.
Oysa Zahir'i, Batın'ı, Evvel'i, Ahir'i, bilineni ve de bilinmeyenleri bilen hepsinin de Yaradan''ı olan Allah'a nasıl müjde verilebilirdi?
Fakat o hoş olaydan doğan sekir hâlinin masumiyeti tüm bu hataları setr ediyor ve örtüyordu. 
“ – Rabbin de beni sana zaten bu müjden için gönderdi Ya Allah'ın Halil'i olan İbrahim " dedi Cebrail as.
“ – Söyle Halil'ime keşke Kâbe'deki putlar duraydı da kalbindeki putları temizleyeydi dedi " dedi ve sırra kadem basarcasına yok oldu.
Üç dört hafta bu söz üzerine kendine gelemedi İbrahim as. ve kendisine ne denilmek istendiğini düşünerek mecnun misali dolaştı durdu.
Bu sürenin sonunda yeniden gelen Cebrail as.'ı görünce, annesinin memesini gören bebeğin sevinciyle doldu. Cebrail as.'ın sözleri anne memesi mesabesindeydi. O memelerden ilâhi sütü içecek ve sorularının cevabı bu yolla gelerek, cevaplar idrak noktasına ulaştığında kurtuluşunun kapısı açılacaktı.
“ – Ya Cibril beni amansız dertlere kodun gittin. Kalbimde ne putu varmış da Kabe'deki putları temizleyeceğime onları temizleyeymişim? " diye sordu.
Bunun üzerine Cebrail as. ;
“ – Ya İbrahim kalbini ve gönlünü putlardan arındır. Kalbinde her neyi besliyorsan o senin Mabudundur, İlâhındır, Taptığındır. "
“ – Evlat, iyâl, mal, mülk, çoluk, çocuk, ana, baba, mevki, makam, hayat, memat, soru, cevap kalbinde bunlara ilişkin her ne varsa, sevgisi olsun nefreti olsun her ne varsa meşguliyetin onunladır ve yöneldiğin şeyler de Rabbin değil onlar olur. "
“ – Ya İbrahim gönlünü boşalt, bu putlardan temizle ve Rabbinin mülkü olan o kalbi ona hazırla ki kalbin sadece onunla dolsun. " dedi ve gitti.
İbrahim as. sevinse mi üzülse mi anlayamadı ortada kalmışlığın acısıyla yemeden içmeden kesildi ve kendini tefekküre verdi.
Kalbini bunlardan nasıl temizleyecek ve o mülkü sahibini davet etmek için hazır hâle getirecekti...
Yine üç dört haftalık bir belirsiz yaşantının peşine Cebrail as. göründü, gülümsüyordu.
“ – Temizleyebildin mi Yâ İbrahim? " diye sordu tebessümle.
“ – Ne gezer... Temizlemek ne mümkün birini bırakıyorum öteki geliyor karşıma perişan oldum " dedi.
“ – Peki şimdi bu kadar konuya seni hazırladığımız yeter nasıl yapacağını anlatacağım, şimdi iyi dinle" dedi.
“ – Sana bu yolda rehberlik edeceğim, bu yol rehbersiz aşılmaz. Sadece beni düşünecek ve öncelikle tüm nefretlerinden arınmış olarak, haklı olduğun her davadan da geçerek, önüne her ne gelirse gelsin sen ilâhım değilsin manâsında Lâ İlâhe diyeceksin, örneğin; evet evlâdım seni seviyorum ama seni Rabbimin bendeki hoş bir emaneti olarak görüyor ve sana olan bağımın Rabbime olan yönelmemin önüne geçmesini istemiyorum. Sen ne hoş bir emanetsin ancak, sana olan ilgim tamamen zahiri ve sana olan görevlerimden ibaret. birlikte olmamıza müsaade ettiği sürece de seni seveceğim ama lütfen kalbime girme, Rabbimle meşgul bu gönülde kendine yer isteme, dünyam sensin ama kalbim sadece Rabbimin mülküdür. şeklinde her önüne gelenle helalleşeceksin ve kalbinden çıkartacak, dünya yaşantının seyrine göndereceksin. "
“ – Kalbindeki tüm putları bu şekilde sadece ve sadece beni düşünerek, benden gayrı her ne varsa bende yakarak sadece ve sadece ben kaldığım zaman dek bu Lâ ilâhe zikrine devam edeceksin. " dedi ve gitti.
40 gün kendini bir mağaraya kapatarak tarif edildiği şekilde arındı İbrahim as.
Ve 40 günün sonunda Cebrail as. yeniden geldi.
“ – Ne durumdasın ya İbrahim " diye seslendi selam verdikten sonra.
İbrahim as. gayet hoş bir eda ile tebessüm ederek
“ – Hepsinden kurtuldum Ya Cibril, sana odaklanarak ve yalnız seni düşünerek hepsinden kurtuldum, mülkün sahibine hazır kalbim put kalmadı " dedi.
Bunun üzerine üç defa
“ – Emin misin Ya İbrahim? " diye yineledi sorusunu ve her defasında da aynı cevabı aldı.
“ – Evet eminim kalbimde hiç put kalmadı " ...
“ – Hayır halen bir tane var " diye cevap verince Cebrail as., İbrahim as. irkildi ve sordu;
“ – Ben göremiyorum nedir o kalan put? " diye sorunca İbrahim as.
“ – Benim ya İbrahim... " diye cevap verdi Cebrail as.
“ – Yöneldiğin ve rabıta ettiğin ben..." diye de ekledi.
Bir anlık şaşkınlıktan sonra soru sormak istedi ama sorulardan da arındığından soru soramadı İbrahim as. ve sessizliğe bürünerek cevap bekledi Cebrail as. 'dan
Cebrail as. bunun üzerine tatlı bir tebessüm ile,
“ – Ya İbrahim Rabıtan yani kendisine yönelerek ondan gayri ne varsa yok ettiğin, sana mürşitlik yapıp yol gösteren kişi kaldı " dedi.
“ – insanın kalbinde demin saydığımız türlerde 365 tane put mevcuttur ve hepsinin görevi de seni kendilerine rapt ederek Allah'tan gafil olmana sebep olmaktır. "
Onların bu yaptıklarına görev diyoruz çünkü Allah'ın dünyaya emri var ki bu emrinde de;
“ – Sana yöneleni gölgesinin peşinde koşan kişi gibi oyala ve nasıl ki gölgesini kovalayan kimse ona sahip olamazsa sana da olamasın ve sadece oyalansınlar. Seni bırakıp bana yönelenleri ise, nasıl ki güneşe koşan kimseyi gölgesi takip etmekte mecbur ise sen de aynı şekilde takip et ve onların seninle oyalanmamaları için yükünü onlara taşıtma ve de her ihtiyaçlarını gör " buyurdu.
“ – Bu şekilde görevli 365 puttan 364 tanesi dünyaya aittir ve sen bunlardan Allah'a yönelerek kurtuldun. Şimdi son bir tane kaldı ki bundan kurtulmak sana değil ona bağlı " dedi Cebrail as.
ve ekledi;
“ – 365.nci put yöneldiğin mürşidindir ki zaten görevi, seni kalbini Allah'tan gayri meşgul eden 364 puttan temizlemende yol göstermektir. Bu yol gösterme tamam olduğuna göre bizim de aradan çıkma zamanımızdır bu zaman " dedi.
“ – Şimdi bizi iyi dinle; Lâ İlâhe diyerek tüm putlardan arındın ve arık az sonra biz de aradan çekileceğiz. Biz çekildiğimizde derin bir nefes al ve cümleni artık tamamlama zamanıdır ki Lâ ilâhe demeni tamamlayarak tevhit et. Artık lâ İlâhe illallah tır bundan böyle zikrin. " dedi ve aradan O da çekilip gitti.
Bunu takiben İbrahim as.;
“ – Lâ ilahe illallah " dedi ve der demez kalbinde türlü acayip haller vukuu buldu.
Allah'tan gelen bir nida işitti o anda;
“ – Kim o Lâ ilahe illallah diyerek kalbimde Allah'tan gayri hiç bir İlah yok iddiasında bulunan " diye seslendi.
Ve peşinden İbrahim as.'ın iddiasında bulunduğu üzere kalbinde Allah'tan başka İlâh olup olmadığına bakmak üzere teşbihi bir surette kalbine yöneldi.
Ve o tertemiz surette, her türlü puttan arınmış kalbe nazar ederek; orada o an sadece kendisinin, Allah'ın bulunduğunu görerek şahitlik edercesine...
“ – Eşhedü en lâ ilâhe illallah diyerek, Ben Allah cc. azimüşşan şahitlik ederim ki bu kalpte Allah'tan gayri ilâh yoktur. " diyerek İbrahim as.'ın Müslümanlığını tasdik etti. 
...

“ – Uffff yoruldum Orhan'ım biraz Allah'tan kaçalım mı? " dedi pericik.


Nokta… ( devam edecek)
Siz de biz de bi nefes alalım da daha çok devam edecek
Zaten bitmez de…
Bir yerde nokta deyip devam edecek yazmayarak orada bırakacağız her halde…
 
İsim Soyad
E-Posta
Mesaj
 
 
E-mail : faruk@esmaninterazisi.com
Web : www.esmaninterazisi.com

Banka Hesabı : Akbank Eyüp Şubesi (Şb kodu:165)
Faruk Aksoy Hesabı
Hesap No : 32225
IBAN No   : TR71 0004 6001 6588 8000 0322 25
 


Yazılarda hiçbir dilbilgisi kuralı vs kontrol edilmemiş olup yapılan iş tamamen deneme niteliğindedir...

mail:  faruk@esmaninterazisi.com